Y ü k l e n i y o r
AB Bilgi Merkezleri
Avruba Birliği Türkiye Delegasyonu
EN YENİ DOĞRU BİLİNEN YANLIŞ
YANLIŞ: Genişleme AB tarım politikasına zarar vermiştir.

SİZ SORUN

 

  • Doğru 1 Türkiye, üyelik için gerekli koşulları krşıladığında AB Üye Devletleri arasında yerini alacaktır.

    Türkiye ile AB arasındaki ilişkinin hukuki temeli, 1963 yılında imzalanan ve nihai hedefi tam üyelik olan Ankara Anlaşması’na dayanmaktadır. Bu anlaşma ile başlayan süreç, tam üyelik perspektifimizi AB hukukunun bir parçası
    haline getirmiştir. 1999 tarihli Helsinki Zirvesi’nde, 15 AB Üye Ülkesinin ortak siyasi iradesi ile Türkiye’nin adaylığı
    teyit edilmiş ve diğer aday ülkelerle tam bir eşitlik temelinde ve herhangi bir ön koşula bağlı olmaksızın değerlendirileceği
    belirtilmiştir. Türkiye’nin Kopenhag Siyasi Kriterleri’ni yeterli düzeyde karşıladığına ilişkin Komisyon tavsiyesi üzerine, 2004 yılı Aralık ayındaki AB Zirvesi’nde, katılım müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılması kararlaştırılmıştır. Müzakereler başladıktan sonra tam üyeliğin gerçekleşmesi ise, Türkiye ile AB arasındaki katılım müzakerelerinin ana hatlarını ortaya koyan Müzakere Çerçeve Belgesi’nde de belirtildiği gibi, Türkiye’nin AB müktesebatına uyum konusundaki çabalarıyla doğru orantılıdır.

    Türkiye dâhil müzakere sürecindeki diğer ülkelerin AB üyesi olabilmesi için hangi koşulları yerine getirmesi gerektiği, açık ve net biçimde ortaya koyulmuştur. Söz konusu aday ülkenin AB müktesebatı adı altında düzenlenen tüm AB standart ve kurallarına uyum sağlaması, AB kurumlarının ve Üye Ülkelerin onayının alınması ve söz konusu aday ülkenin atandaşlarının (ulusal parlamentoda ya da referandum yoluyla) onayının alınması gerekmektedir.

    Buna karşın, Türkiye’de “ne yaparsak yapalım AB bizi almaz” ön yargısı oldukça yaygındır. Bu ön yargının oluşmasının temel sebepleri arasında, Türkiye-AB ilişkilerinin uzun geçmişi; bu süre zarfında Merkez ve Doğu Avrupa ülkeleri ile katılım müzakerelerine birlikte başladığımız Hırvatistan üye olurken, Türkiye’nin aday ülke olarak kalmaya devam etmesi; AB müzakere sürecinin asimetrik yapısı ve diğer aday ülkelerin tecrübelerinin kamuoyu tarafından yeterince bilinmemesi nedeniyle, AB müktesebatına uyum konusunda atılması gereken bazı adımların sadece Türkiye’den talep edildiğinin düşünülmesi yer almaktadır. Ayrıca AB ülkelerinde Türkiye’nin üyeliğine, din ve kültür farklılığı, nüfus yoğunluğu, coğrafi konum, ekonomik sorunlar gibi nedenlerle karşı çıkan çevrelerin açıklamaları da, kamuoyundaki ön yargının oluşmasında
    son derece etkilidir.

    Kuşkusuz, AB ülkelerinde tüm kesimlerin Türkiye’nin üyeliği ile ilgili olarak aynı görüşte olmasını beklemek mümkün değildir. Türkiye’nin katılımını destekleyenlerin yanı sıra karşı çıkanların da olması doğaldır. Ancak AB, bir ilkeler ve kurallar sistemidir. Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler hukuki bir temele dayanmaktadır. Üye Ülkeler, Türkiye’nin üyeliği yönündeki siyasi iradelerini çok net bir biçimde ortaya koymuştur. Türkiyegerekli koşulları yerine getirdiği halde AB’nin Türkiye’nin üyeliğine “hayır” demesi, Birliğin kendi kendisiyle çelişmesine ve dünya kamuoyundaki itibarının tümüyle sarsılmasına neden olacaktır. Bu nedenle Türkiye AB müktesebatına uyum çalışmalarına kararlılıkla devam ederken, AB kamuoyuna da Türkiye’nin üyeliğinin önemi ve olumlu getirilerinin doğru bir iletişim stratejisiyle aktarılması halinde, AB üyelik hedefine hızla ulaşılacak ve kamuoyundaki bu tür ön yargıların güçlenmesinin önüne geçilecektir.

  • Doğru 2 AB, tek bir din ve kültüre dayanmayan, aksine zengin bir çeşitliliği bünyasinde barındıran sosyokültürel bir mozaiktir.

    AB’nin genişleme süreci ve ortak bir Avrupa kimliği tanımlama çabaları, Birliğin harcını oluşturan ortak değerlerin tartışılmasını gündeme getirmiştir. Bu kapsamda ortaya çıkan “AB bir Hristiyan Kulübü’dür” yönündeki söylemlere sadece ülkemizde değil, AB’de de sıkça rastlanmaktadır.

    Bu anlayışın kökeninde, “Avrupalı” olmayı geçmiş tecrübelere indirgeyen bir Avrupa kimliği ve Avrupa kültürü anlayışı vardır. Avrupa’da bazı çevrelerde dile getirilen bu söylem, AB’nin Hristiyan köklerine vurgu yaparak, ortak dini mirasın “Avrupa kimliğinin” en belirleyici unsurlarından biri olduğu iddiasına dayanmaktadır. Türkiye-AB ilişkilerinde sorun olarak görülen Avrupa kimliği tartışmalarında, AB’nin Hristiyan köklerine vurgu yapan ve bu çerçevede bir gelecek tasavvur eden bu düşünceye göre, Müslüman kimliği nedeniyle “Avrupalı” olarak değerlendirilmeyen Türkiye’nin AB üyeliği söz konusu olamayacak; Türkiye’nin tam üye olması gibi bir olasılık ise AB’nin sonunu getirecektir. Benzer şekilde, Türkiye’de de bir yandan, “AB’nin Hristiyan bir kulüp” olmasının Türkiye’nin AB’ye alınmamasının asıl nedeni olduğu iddia edilirken, öte yandan bu argüman Türkiye’nin üyelik hedefine karşı da ileri sürülmektedir. Bu yaklaşıma göre, Türkiye’de nüfusun çoğunluğunun Müslüman olması, bir kültürel uyumsuzluğa neden olmaktadır ve AB, bu sebeple Türkiye’yi istememektedir. Ayrıca AB üyeliği, Türkiye’nin öz kimliği ve kültüründen uzaklaşmasına neden olacağı için kaçınılması gereken bir durumdur.

    Avrupa’da, AB’nin Hristiyan dini temelinde şekillenerek, Hristiyan bir kulübe dönüşmesi gerektiği inancını taşıyan bir düşüncenin varlığına rağmen, belirleyici olan hususlar, AB’nin dayandığı temel ilkeler, AB’nin amaç ve nitelikleri, yani Avrupa’daki “genel” yaklaşımdır. 1950’li yıllarda ortaya çıkan bütünleşme düşüncesinin temelinde, iki dünya savaşında yaşanan acı tecrübelerin üstesinden gelerek, çoğulcu yapıda bir siyasi birlik oluşturmak yatmaktadır. Bütünleşme projesi ile yaratılmak istenen bu birliğin harcını oluşturan değerler, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi evrensel normlar olarak tanımlanmıştır. Ayrıca, bünyesinde pek çok farklı dine, mezhebe ve inanca mensup bireyleri barındıran AB, diğer tüm dinlere açık olan bir değerler sistemidir. Dolayısıyla, AB’yi “Hristiyan bir kulüp” olarak değerlendirerek, tek bir dinin hâkimiyetine indirgemek, Birliğin üzerine inşa edildiği evrensel değerler ve temel ilkelerini oluşturan çoğulculuk
    ve hoşgörü anlayışı ile çelişmektedir. Bunun yanında, “Hristiyan kulübü” olma iddiasını AB’nin resmi olarak reddettiği ve Kurucu Antlaşmalarda ve AB Anayasası olarak bilinen Lizbon Antlaşması’nın da hiçbir maddesinde “Hristiyan” ifadesine yer verilmediği görülmektedir. AB Antlaşması, Birliğin “Avrupa’nın kültürel, dinî ve insani mirasından ilham aldığını” söylemekle birlikte, “demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü” gibi “evrensel” değerlere saygı gösteren her “Avrupalı ülke”nin AB’ye üye olarak katılabileceği söyleyerek, AB’nin çok kültürlülüğe ve çok dinliliğe saygı ve hoşgörüsünü kanıtlamaktadır.

    Son olarak, bugün tüm Avrupa’da yaklaşık 45 milyon Müslüman kökenli insanın yaşaması ve önümüzdeki yıllarda yalnızca Avrupa’nın doğusunda değil, Batı Avrupa’da bu nüfusun büyük ölçüde artış göstereceği tahminleri, AB’nin içinde bulunduğu çok kültürlü ve çok dinli yapıyı açıkça ortaya koymaktadır.

  • Doğru 3 Türkiye’nin AB’ye tam üye olması bölünmesine değil, aksine, siyasi ve ekonomik istikrarını artırarak, toplumsal uzlaşı kültürünün güçlenmesine neden olacaktır.

    AB üyeliğinin bölünmeyi de beraberinde getireceği endişesi, çoğunlukla bireysel hak ve özgürlükleri genişleten Kopenhag Siyasi Kriterleri’ne uyum sürecinde dile getirilmektedir. Oysa AB’nin temel değerler olarak benimsediği bu evrensel ilkelere uyum sağlamak, tüm aday ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de demokrasinin güçlendirilmesine önemli katkı sağlayacaktır.

    Vatandaşların temel hak ve hürriyetlerinin güvence altına alındığı; bireylerin kendilerini özgürce ifade edebildiği; dil, din, ırk, kültür farklılıkları nedeniyle ayırımcılığa maruz kalmadığı; demokratik ve şeffaf bir hukuk devleti anlayışının var olduğu bir ülkenin ulusal bütünlüğünün bozulması ve bölünmesi endişesi, son derece yersizdir.

    Bugüne dek AB üyesi olup da bölünen hiçbir ülke yoktur. Aksine, AB’nin dayandığı bu temel evrensel ilkeleri reddederek
    demokrasiyi, insan haklarını ve hukuk devletini yok sayan, otoriter rejimlerle yönetilen ülkelerin bölünme tehdidi ile karşı karşıya kaldığı bilinmektedir. Bu açıdan, AB’nin savunduğu bu evrensel ilkeler, kesinlikle bir bölünme tehdidi olarak algılanmamalıdır.

    AB sürecinde Türkiye’de önemli birçok siyasi, ekonomik ve sosyokültürel değişim yaşanmaktadır. Bu değişimler ele alındığında, AB üyeliğinin Türkiye’nin bölünmesine sebep olmaktan ziyade, ülkeye birçok katkı sağlayacağı bir gerçektir. Örneğin, siyasi açıdan değerlendirildiğinde AB üyeliği; Türkiye’nin çağdaş bir toplum olarak yapılanmasına; çağdaş siyasal değerlere; bireysel hak ve özgürlüklere sahip olunmasına; bununla birlikte ülke içinde güvenliğin ve istikrarın sağlanmasına; Avrupa kıtasında önemli bir aktör haline gelinmesine; özellikle Orta Doğu, Kafkaslar, Orta Asya, Karadeniz ve Doğu Akdeniz bölgelerinde önemli bir bölgesel güç olunmasına önemli katkı sağlayacaktır.

    Öte yandan, ekonomik kazanımlar çerçevesinde AB üyeliği; çağdaş ekonomik yapılanmanın yanı sıra güvenli ve geniş bir pazara sahip olunmasına; ekonomik gelişmişlik, zenginlik ve istikrara; bununla birlikte bölgesel enerji kaynakları üzerindeki etkinliğinin artmasına ve Orta Doğu, Kafkaslar, Orta Asya, Karadeniz ve Doğu Akdeniz bölgelerinde ekonomik etkinliğin geliştirilmesine katkı sağlayacaktır. Yine AB üyeliğinin gereği olan ekonomik kriterlere uyum, Türkiye’nin temel sorunlarından birini oluşturan ekonomik ve sosyal dengesizliğin aşılmasına da büyük katkı sağlayacaktır.

    Türkiye, tüm gelişmekte olan ülkeler gibi sürdürülebilir büyümeyi sağlama, yatırımlarına kaynak üretme ve istihdam yaratma sıkıntısı çekmekte, yabancı yatırımlara ihtiyaç duymaktadır. AB üyesi bir Türkiye’nin, uluslararası piyasalarda daha güvenli ve istikrarlı bir ülke olarak algılanacağı ise şüphesizdir. Ayrıca, Türkiye’nin bölgesel politika kapsamında katılım öncesi süreçte yararlanacağı AB yardımları ve üyelik sonrası açılacak olan yapısal fonlar da bölgeler arası farklılığın azaltılmasına ve refah düzeyinin yükselmesine neden olacaktır.

    Son olarak, sosyokültürel kazanımlar kapsamında ise AB üyeliği; çağdaş kültürel değerlerle etkileşime girerek Türk kültürünün gelişmesine ve bölge ülkelerine öncülük etmesine; ırkçılık ve aşırı dini akımlarla mücadele etmesine; kültürler arası çatışmanın engellenmesine ve kültürler arası uzlaşmanın sağlanmasına yardımcı olacaktır. Bu bağlamda Türkiye, AB üyelik hedefi ile daha demokratik, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğü ve sosyal adalet prensiplerine dayanan, sürdürülebilir büyümeyi yakalamış, adil gelir dağılımına sahip bir refah devleti olacaktır. Bütün bunlar göz önüne alındığında, AB entegrasyon süreci veya AB üyeliğinin Türkiye açısından bölünme tehdidi değil, aksine toplumsal uzlaşma kültürünü güçlendirecek ve ulusal bütünlüğü perçinleyecek bir fırsat oluşturduğu açıktır.

    Nitekim Türkiye’nin, AB’ye üye olduğu takdirde küresel güç merkezi olma yönünde bir adım daha ileriye gideceği ve AB’nin etkin bir üyesi olarak küreselleşen dünyada ve rekabetçi bir ortamda düzenin yeniden şekillendirilmesinde büyük rol oynayacağı; dolayısıyla AB üyeliği ile birlikte Türkiye’de başta güvenlik olmak üzere, demokratik, refah ve zenginlikle sürdürebilecek yeni bir siyasi düzenin oluşturulması daha muhtemel bir çıkarım olarak değerlendirilebilir.

  • Doğru 4 AB, Üye Ülkelerin farklı kültür ve kimliklerinden oluşan sosyokültürel bir mozaiktir. Hiçbir Üye Ülkenin, AB’ye girdiğinde kendi kültürel değerlerinden ve kimliğinden feragat etmesi söz konusu değildir. Aksine, AB’yi AB yapan, “çeşitlilikte birlik” sloganı ile ifade edilen, bu renkli mozaiğin yarattığı zenginliktir.

    Türkiye’de, AB’ye üye olunduğunda örf, adet ve geleneklerin bozulacağı ve toplumsal kimliğin yok olacağına dair “AB şüpheciliği” olarak tanımlanabilecek bir ön yargı, siyasi ve kamusal tartışmalarda zaman zaman dile getirilmektedir. Kuruluş yıllarında sadece altı üyesi olan ancak farklı zamanlarda yeni üyelerin katılımı ile bugün 28 üyeden oluşan bir Birlik halini alan AB, farklı diller konuşan, çeşitli ırk ve kültürlere mensup ülkelerden oluşmaktadır. Bu farklılıklara ve çeşitliliğe rağmen Avrupa bütünleşme sürecinin asıl amacı, “Avrupa halkları arasında daha yakın bir birlik” oluşturmaktır. Bu anlayışın sonucu olarak, “çeşitlilikte birlik” sloganını benimseyen AB, Birlik içindeki kültürel çeşitlilik ve farklılığın korunmasına özel hassasiyet göstermektedir. Demokrasi, insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü gibi ortak değerler ve ekonomik çıkarlar etrafında bir araya gelen ülkelerin oluşturduğu Birlik, tüm Üye Ülkelerin ve vatandaşların ulusal, kültürel, dinsel ve dilsel çeşitliliğinin getirdiği zenginliği ve dinamizmi, güce dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Tüm Kurucu Antlaşmalarda, Avrupa halklarının kültürleri ve geleneklerinin çeşitliliğine ve Üye Ülkelerin ulusal kimliklerine saygı gösterilerek, kültürlerinin gelişmesine verilen destek ifade edilmektedir.

    Üye Ülke vatandaşlarının AB’ye duydukları aidiyet hissi olarak da tanımlanabilecek olan “Avrupalı” kimliği, hem ortak bir geçmişe ve ortak değerlere dayanan kültürel bir kimlik hem de AB’ye üye olan ve müzakere sürecindeki ülkelerin siyasi ve ekonomik bütünleşmesini ifade eden politik bir kimlik olarak tanımlanabilir. Bu çerçevede, “Avrupalılaşma” olarak adlandırılan AB entegrasyon süreci ile birlikte Avrupalı kimliği, ulusal, bölgesel ve yerel kimlikleri etkileyerek dönüşüme maruz bırakmıştır. Ancak bu değişim, AB Üye Ülke vatandaşlarının kendi örf, adet, geleneklerini ve ulusal kimliklerini korumasını engellememiştir. Aksine, AB vatandaşları, ulusal kimlikleri yanında ulusüstü bir kimlik olarak Avrupa kimliğini de sahip oldukları toplumsal kimliklerden biri olarak görmüşlerdir. Bu şekilde, bir AB vatandaşı kendini hem Fransız hem de Avrupalı olarak tanımlamıştır. Toplumsal kimliklerin AB bütünleşme süreci ile değişimine rağmen Avrupa’da yapılan
    tüm istatistikler, Avrupalıların halen kendilerini öncelikle ulusal kimlikleri ile tanımladıklarını, yani önce bir Alman, Fransız ya da İngiliz olarak hissettiklerini göstermektedir. Benzer şekilde Türkiye de AB üyelik sürecinden ve Avrupa kimliğinden etkilenmiş, bu sayede toplumsal kimliğini oluşturan geleneksel özellikleri muhafaza ederek modernleşme ve Batılılaşmanın kazandırdığı yeni özellikler ile bir sentez oluşturma çabasına girişmiştir. Esasında, oluşturulmaya çalışılan bu sentezin bir asırdan uzun bir geçmişi vardır. Avrupa ülkeleri ile derin tarihi ilişkileri bulunan Türkiye, Osmanlı Devleti’nin 1839 yılında ilan ettiği Tanzimat Fermanı’ndan bu yana, kendi kültürel değerlerini koruyarak Batı’ya yönelmiştir. Türkiye’nin AB üyeliği, kendi toplumsal kimliğinden, geleneklerinden ve değerlerinden feragat etmesi sonucunu doğurmayacaktır. Dahası, AB üyesi olan bir Türkiye, bu sayede muhafaza ettiği kimliği ve değerlerini AB ülkelerine tanıtma ve diğer ülkelerin kültürlerini daha yakından tanıma imkânı bulacak; AB’nin ulusal kültürlerin korunması ve teşvik edilmesine yönelik politikaları ve ulusal kültürlerin korunmasına dair programlarından ve mali desteklerinden yararlanacaktır. Sonuç olarak, Türkiye, AB ailesinin bir ferdi olmakla, tarihsel ve toplumsal mirasını ve zengin kültürünü daha iyi koruyup tanıtabilecek, çok kültürlü bu Avrupa mozaiğine farklı bir renk getirerek diğer AB üyeleriyle arasındaki kültürel diyaloğun gelişmesine katkıda bulunacaktır.

  • Doğru 5 AB üyeliğiyle birlikte ulusal egemenlik hakları devredilmeyecektir. Burada esas olan, Üye Devletlerin de dâhil olduğu ortak bir karar alma mekanizmasına belirli konularda egemenlik aktarımında bulunulmasıdır.

    AB adaylığı sürecinde yanlış anlaşılan konulardan birisi de tam üyelikle birlikte ulusal egemenlik haklarının Brüksel’e devredileceği görüşüdür. Hâlbuki AB üyeliği, Üye Devletlerin tüm egemenlik haklarından feragat etmesi sonucunu doğurmaz: Üye Devletler, ulusal egemenlik yetkilerinin bir bölümünü, karar mekanizmasında kendilerinin de yer aldığı AB karar organlarına aktarmak suretiyle, tüm AB adına egemenliği paylaşırlar.

    Bilindiği gibi, AB’ye tam üyelik, uluslararası değil, ulusüstü bir örgüte ve hukuk sistemine katılmak anlamına gelir. AB’nin bu ulusüstü yapısı ise kendi hak ve yetkilerine sahip olmasını gerektirir. İşte bu nedenle, ortak amaçların gerçekleştirilmesi hedefi etrafında birleşen AB Üye Devletleri, bunlara ulaşmak için bazı hak ve yetkilerini Birliğe devretme yolunu seçmiştir. Üye Devletlerden devraldığı bu egemenlik parçaları ile kendine bir “egemen yetki alanı” yaratan AB, bu yetkileri kullanarak tüm Üye Devletleri doğrudan ya da dolaylı biçimde bağlayıcı hukuk normları koymaktadır. Ancak söz konusu devir ile birlikte Üye Devletler söz haklarını kaybetmez. Nitekim AB Üye Devletleri, Birliğe yetkilerini devrettikleri alanlarda nasıl bir ortak politika izleyeceklerine birlikte karar vermektedir. Yani bir başka ifadeyle bu yetkiler, Üye Devletlerin de dâhil olduğu kolektif bir karar alma mekanizması tarafından kullanılmaktadır. Öte yandan, AB’nin, ancak Kurucu Antlaşmalarla kendisine tanınan yetkileri, yine ancak kendisine verilen amaçların sınırları dâhilinde kullanabilmekte olduğu da unutulmamalıdır. Bunun dışındakiler, Üye Devletlerin ulusal yetkileri kapsamında bulunmaktadır. Yani, AB Üye Devletlerinin topyekûn bir egemenlik devrinde bulunması ya da tüm egemenlik haklarını ortak kullanıma bırakmaları, söz konusu değildir.

    AB Kurucu Antlaşmaları uyarınca Üye Devletler tarafından AB’ye aktarılmış olan ve münhasır yetki adı verilen yetkilere baktığımızda, bu yetkilerin sınırlı alanları kapsadığı görülmektedir. Bu alanları ise iç pazarın işleyebilmesi için gerekli olan rekabet kuralları, para politikası (avroyu kullanan ülkeler için), Ortak Ticaret Politikası, Gümrük Birliği ve Ortak Balıkçılık Politikası altında yer alan biyolojik deniz kaynaklarının korunması oluşturmaktadır. Bunun dışındaki diğer politika alanlarında AB’nin yetkisi, Üye Devletler ile birlikte paylaşılan yetki, tamamlayıcı, destekleyici ve eşgüdüm sağlayıcı eylem ile sınırlıdır.

    Türkiye AB’ye tam üye olduğunda, yukarıda belirtilen alanlarda AB’ye egemenlik aktarımında bulunacak ve bu alanlardaki yetkilerini, AB çatısında altında, kendisinin de içinde bulunduğu bir karar alma mekanizmasına devretmiş olacaktır. Böylece Türkiye, bu alanlara ilişkin ortak kararların alınacağı masada yerini alacaktır. Bu nedenle, Türkiye’nin AB tam üyeliğinin egemenlik devri değil ama egemenlik paylaşımı getireceğini ifade etmek daha doğrudur. Türkiye’nin AB’ye üye olması halinde Almanya’dan sonra ikinci büyük nüfusa sahip Üye Devlet olacağından yola çıkarak, AB kurumlarında ve karar alma sürecinde önemli ağırlığı olacağını da akılda tutmak gerekir.

    Görüldüğü gibi, AB’ye tam üye olan ülkelerin hangi alanlarda Birliğe münhasır yetki verdikleri, hangi alanlarda yetki paylaşımına gittikleri hukuken belirlenmiştir. Böyle bir yapı oluşturulmasının ardında, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasi ve hukuki açıdan da daha güçlü bir entegrasyon yaratma arzusu vardır. AB tam üyeliğinin ardından Türkiye, bu ulusüstü topluluğun bir parçası olarak, bir yandan belirli alanlarda egemenlik aktarımıyla Birliğin ortak hedeflerini destekleyecek, öte yandan bu hedeflere ilişkin politikaların belirlendiği karar alma mekanizmasında yer almak suretiyle bir üst egemenliği paylaşarak dünyada söz sahibi bir gücün karar alıcılarından biri haline gelecektir.

    AB Üye Devletlerinin tümü, büyüklüklerine ve güçlerine bakılmaksızın, Birlik içinde aynı sistem ve kurallara tabidir. Bugün Birlik üyesi olan ve uluslararası alanda önemli siyasi ve ekonomik güce sahip Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkeler egemenlik haklarını AB ile ne kadar paylaştılarsa, Türkiye de o kadar paylaşacaktır. Herhalde hiç kimse bu ülkelerin tüm egemenlik yetkilerini AB’ye devrettiklerini ve Brüksel’den idare edildiklerini iddia edemez. Dolayısıyla, AB tam üyeliği sonrasında ülkemizin Brüksel’den idare edileceği iddiasının da gerçeği yansıtmadığı açıktır.

  • Doğru 6 AB, tüm aday ülkelerden uyulmasını beklediği bazı temel kriterlere sahiptir. Ancak bu beklentiler, Türkiye’nin içişlerine karışmak değil; Avrupa standartlarının getirisi olarak, diğer üyelerle ortak paydada buluşmak için belirlenmiş taleplerdir.

    Bir aday ülkenin AB üyesi olabilmesi için temel bazı koşul ve kriterleri yerine getiriyor olması gerekmektedir. Kopenhag Kriterleri olarak bilinen siyasi, sosyal ve ekonomik alanı düzenleyen bu kriterler, aslında AB’yi AB yapan kurallar zinciridir. Söz konusu kriterlerin yerine getirilmesinin Türkiye’nin içişlerine karışılması gibi algılanması, en başta AB’nin sistematik yapısı ve AB-Türkiye ilişkileri hakkındaki eksik ve yanlış bilgilerin ürünüdür. Nitekim bu kriterler, sadece Türkiye’nin üyelik süreci için ortaya koyulmuş özel kural ve düzenlemeler değildir ve Maastricht Antlaşması’nı takiben adaylık statüsünü elde etmiş tüm aday ülkeler için de bağlayıcıdır. Öte yandan AB ile yürütülen müzakere sürecinde Türkiye’de yapılan reform çalışmaları, Türk halkının refah düzeyini artırma hedefiyle, Türkiye’nin daha demokratik bir ülke olması yolunda atılan adımlar olarak düşünülmelidir. Kopenhag siyasi kriterleri olarak ifade edilen insan haklarının korunması, demokrasinin her alanda etkinleştirilmesi, hukuki devlet anlayışı, din, ifade, basın, cinsiyet ve ırk özgürlüğü gibi temel değerlerin toplum içinde içselleşmesi, bir ülke için AB’nin üyelik hedefinden bağımsız olarak da benimsenmesi gereken değerler bütünüdür.

    Bugün Türkiye’nin bölgesinde iyi işleyen bir piyasa ekonomisi ve güçlü bir demokrasi olarak öne çıkmasında, hiç kuşkusuz Kopenhag Kriterleri’ne uyum kapsamında atılan adımların, kabul edilen yasal düzenlemelerin, oluşturulan kurum ve yapıların etkisi büyüktür. AB üyelik kriterlerini karşılayan bir Türkiye, siyasi, sosyal ve ekonomik alanda yükselen standartları ile sadece bölgesinde ve uluslararası arenada saygınlığını ve gücünü artırmakla kalmayacak, aynı zamanda AB içerisinde de etkin bir Üye Devlet olacaktır.

  • Doğru 7 AB üyeliği için müzakere başlıkları altında düzenlenen müktesebata uyumun yanı sıra gerek AB, gerek Türkiye kamuoyunun desteğinin de alınması gerekmektedir.

    Bir ülkenin AB üyeliği, 35 başlıkta yürütülen müzakerelere bağlı olduğu kadar, hem aday ülkede hem de AB genelindeki kamuoylarının, söz konusu aday ülkenin AB üyeliğine olan desteğine de bağlıdır. Başka bir deyişle, teknik müzakerelerde bir aday ülke ne kadar başarılı olursa olsun, kamuoylarının desteği olmadan üyeliğin gerçekleşmesi söz konusu değildir. Özellikle Türkiye için bu gereksinim, ülkemizin daha adaylık  statüsündeyken kimi AB üyesi  ülkelerin hükümetleri tarafından verilen “referandum” kararları ile çok daha önemli bir hal almıştır.

    Hâlihazırda 28 üyeli AB’de iki ülke (Fransa ve Avusturya), Türkiye’nin katılım müzakerelerini tamamladığı noktada, ülkenin AB üyeliğini referanduma götürme kararı almıştır. Ancak gerek Fransa, gerekse Avusturya’da alınan kararlarda “referanduma gidebilirim” denilmiş; “ille de referanduma gideceğim” denmemiştir. Her iki ülkede de Türkiye’nin AB üyeliği konusunda referandum yapılıp yapılmayacağına, bu ülkelerde o dönem görevde olacak hükümetler karar verecektir.

    AB üye ülkelerinde Türkiye’nin üyeliği ile ilgili referandum yapılmasından bağımsız olarak, Avrupa kamuoylarının Türkiye’nin AB üyeliğine olan desteğinin
    kazanılması, teknik müzakereler kadar önem arz eden bir konudur. Avrupa kamuoylarının “kalplerini” ve “akıllarını” kazanmak, sadece Türkiye için değil, daha önce aday olmuş, aday olan veya ileride aday olacak tüm ülkeler için önemli bir konudur. Bu noktada “iletişim stratejisi” olarak adlandırılan sürecin de teknik müzakereler ile eş zamanlı olarak yürütülmesi, her iki taraf için de gereklidir.

    Bu noktadan hareketle, AB Bakanlığı, 2010 yılında “Türkiye’nin AB İletişim Stratejisi”ni (ABİS) yürürlüğe koymuştur. Söz konusu strateji, Türkiye’nin özelliklerini ve mesajlarını AB üye ülkelerine olumlu bir şekilde iletmek ve Türkiye’nin AB üyeliğine Avrupa kamuoyu desteğini artırmak kadar, Türk kamuoyunun ülkenin AB üyeliğine olan desteğini artırmayı da hedeflemektedir. Bunun yanında birçok sivil toplum kuruluşu da yayın, medya kampanyası, seminer, konferans, sergi düzenlemek gibi yöntemlerle Türkiye’yi AB üye ülkelerinde daha iyi tanıtmak için çalışmaktadır.

    Görüldüğü üzere, iletişim stratejisi çift yönlü bir mekanizmaya sahiptir. Bir tarafta AB içerisinde Türkiye’nin AB üyeliğine olan destek üye ülke, karar alıcılar, medya ve kamuoyları kapsamında artırılırken, diğer tarafta Türkiye içerisinde Türk kamuoyunun AB üyeliğine olan desteğinin yükseltilmesi de amaçlanmaktadır. Dolayısıyla, katılım müzakerelerine paralel olarak iletişim stratejisinin başarılı ve etkili bir şekilde yürütülmesi de ülkemizin AB üyeliği hedefine ulaşması için son derece önemlidir.

  • Doğru 8 Üye Devletlerin dış politikalarının belirlenmesi konusunda AB’nin münhasır yetkisi yoktur. Temel ulusal egemenlik alanları olan Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nda esas olan uluslar üstü bütünleşme değil, hükümetler arası iş birliğidir.

    AB üyeliği ile ilgili doğru bilinen yanlışlardan birisi de üyelikle birlikte Üye Devletlerin dış politikalarının AB tarafından belirleneceğidir. Hâlbuki AB’nin dış politika alanında münhasır bir yetkisi yoktur. Hükümetler arası iş birliği esasına dayanan bu alanda kararlar, temel olarak oy birliği ile alınmakta ve karar alma sürecinde Üye Devletlerin ulusal çıkarlarını yansıtan AB Bakanlar Konseyi (Council of Ministers) ve AB Konseyi (European Council) etkili olmaktadır. Hâlihazırda AB Üye Devletlerinin dünya siyasetine ilişkin olaylara karşı farklı dış politika izlemeleri, bunun en açık kanıtıdır.

    AB’nin inşası sürecinde “ortak dış politika” ifadesi, önceleri Antlaşmalarda yer bulamamış ve bütünleşme ekonomik temelli devam etmiştir. Uzunca bir zaman “Avrupa politik iş birliği” bağlamında hükümetler arası düzeyde devam eden bu süreç, 1980’li yılların sonu, 1990’lı yılların başında yaşanan gelişmeler, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde meydana gelen rejim değişiklikleri gibi olaylar bağlamında şekil değiştirmiştir. Bu nedenle, 1 Kasım 1993’te yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP) oluşturularak, AB’nin üç temel sütunundan hükümetler arası iş birliğinin temeline dayanan, kararların oy birliği ile alındığı ve Üye Devletlerin veto hakkına sahip olduğu “ikinci sütun” (second pillar) olarak kabul edilmiştir. Antlaşma hükümleri uyarınca, ortak dış ve güvenlik politikası, AB’nin yetkisi içine girmez. Bu alandaki konular hassas ulusal egemenlik konuları olarak kabul edildiği için, AB düzeyinde değil, hükümetler arası iş birliği temelinde düzenlenmiştir.

    1 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile AB’nin uluslararası bir aktör olarak görünürlüğünün artırılması, uluslararası arenada daha tutarlı politikalar izlemesinin ve “tek sesle konuşmasının” sağlanması için ODGP’ye de bir takım değişiklikler getirilmiştir. Bunlardan en önemlisi, şüphesiz aynı zamanda Avrupa Komisyonu’nun Başkan Yardımcılığı görevini üstlenecek bir AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi atanması ve Yüksek Temsilciye görevinde yardımcı olmak üzere AB diplomatik servisi görevini görecek Avrupa Dış İlişkiler Servisi’nin kurulması olmuştur. Yüksek Temsilci, ayrıca AB dışişleri bakanlarını bir araya getiren Dışişleri Konseyi’ne de başkanlık etmektedir. Lizbon Antlaşması ile AB’nin üç sütunlu yapısı kaldırılmış, ancak ODGP alanında karar alma süreçlerinde kapsamlı bir değişikliğe gidilmemiştir. ODGP alanında kararlar halen temel olarak oy birliği esasına göre alınmaktadır. Ayrıca Lizbon Antlaşması ile AB tüzel bir kişilik kazanmış ve böylece uluslararası düzeyde yeni haklar elde etmiştir: AB, uluslararası anlaşmalar akdedebilmekte, uluslararası sözleşmelere taraf ve uluslararası kuruluşlara üye olabilmektedir.

    Ekonomik birlikten siyasi birliğe doğru giden yolda AB’nin etkili bir ortak dış politika izleme çabaları halen evrimleşme aşamasındadır. Ancak özellikle son yıllarda uluslararası alanda yaşanan gelişmeler ve Üye Devletlerin bu gelişmeler karşısında izlediği birbiriyle çelişen politikalar, siyasi birlik yönünde atılan adımların gelecekte Birlik tarafından ortak bir dış politikanın uygulanması ile sonuçlanmasının çok güç olduğunu göstermektedir. 2003 yılında Irak’a yapılan askeri müdahale sırasında ve Kosova’nın tanınması konusunda Birlik Üye Devletlerinin yaptıkları farklı dış politika tercihleri, bunun en yakın örnekleridir. Öte yandan, özellikle Lizbon Antlaşması sonrasında daha fazla iş birliği içerisinde çalışma yolunda ilerleyen AB’nin kolaylaştırıcılığında yürütülen üst düzey diyalog kapsamında, Belgrad ile Priştine arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi amacıyla, 19 Nisan’da bir anlaşmaya varıldığı hatırlanmalıdır. Bir diğer örnek, E3+3 (Çin, Fransa, Almanya, Rusya Federasyonu, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri) adına, AB Yüksek Temsilcisi’nin İran’la müzakereleri yürütmesidir. 24 Kasım 2013 tarihinde Cenevre’de gerçekleştirilen yoğun müzakerelerin ardından, uzun vadeli, kapsamlı bir çözüme yönelik yaklaşımı tespit eden ortak bir eylem planı üzerinde anlaşmaya varılmıştır. İlk adım olarak bu kapsamlı çözüme uzanacak sürecin, her iki tarafça altı aylık süreyle alınacak karşılıklı tedbirlerin ilkini kapsaması kararlaştırılmıştır.

    Bu ve benzeri diğer örnekler dikkate alındığında, AB’nin Üye Devletlerin dış politikasını belirleme gibi bir işlevi olmadığı açıkça görülmektedir. Diğer bir deyişle, AB’nin bu alandaki siyasal kimliği henüz oluşum aşamasındadır. Bu nedenle, üyelikle birlikte Türkiye’nin de dış politikasının AB tarafından belirlenmesi söz konusu olmayacaktır. Bugünkü koşullarda ideal olan, Birliğin ortak çıkarlarının korunması ve AB’nin uluslararası arenada daha etkili bir aktör olması amacıyla, Üye Devletlerin dış politikalarını belirlerken istişare içinde olmalarıdır.

  • Doğru 9 AB, dünyadaki çok boyutlu bütünleşme projesinin tek başarılı örneğidir. Diğer ülkelerle ikili ilişkilerin geliştirilmesi AB’nin alternatifi değil, ancak tamamlayıcısı olabilir.

    Türkiye-AB ilişkileri her zaman inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. “Uzun, ince bir yol” olarak da tanımlanabilecek olan AB üyelik sürecinin sorunlu zamanlarında, AB’nin Türkiye’nin tek alternatifi olmadığı, bunun yerine başka ülkelerle ilişkilerin geliştirilerek iş birliğine gidilmesinin ve yeni ortaklıklar kurulmasının Türkiye’nin çıkarlarına daha uygun olduğu sıklıkla dile getirilen bir görüştür. AB üyeliğinin gerçekleşmemesi ihtimaline karşı bir önlem olarak da değerlendirilen bu görüş, Türkiye’nin dünyanın farklı bölgeleriyle iş birliğine gidebileceği belirtilmekte; “İslam dünyasının lideri olalım”, “Orta Asya’ya yönelelim”, “ Rusya, Ukrayna ve Kafkasya ile birlikte hareket edelim” ya da “Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılalım” gibi fikirler ortaya atılmaktadır.

    Bununla birlikte, bir modelin alternatifinin onunla benzer özellikler taşıyan veya onunla kıyaslanabilir bir başka model olması gerektiği göz ardı edilmemelidir. Günümüz uluslararası ilişkilerinde büyük kutuplaşmalardan ziyade ülkelerarası dayanışma ve iş birliği önem kazanmış ve ekonomik temelli çeşitli bölgesel örgütlenmeler oluşmuştur. Ancak ülkelerarası ilişkilerin geliştirilmesi ya da uluslararası örgütlere üyelik ile oldukça boyutlu bir entegrasyonun parçası olmak birbirinden çok farklıdır. AB’nin alternatifi, ancak benzer nitelikte ve bütünleşme amacı taşıyan bir yapı olabilir. Ancak, bölgemizde ekonomik ve siyasi getirileri AB düzeyinde olan böyle bir bütünleşme hareketi bulunmamaktadır. Alternatif olarak ileri sürülen diğer örgüt ve yapılanmalardan farklı olarak ülkemizin tam üyelik yolunda ilerlediği AB, iş birliğinin ötesinde bütünleşme amacı taşıyan, dünyadaki çok boyutlu uluslar üstü bütünleşme projesinin tek başarılı örneğidir. Ekonomik temeller üzerine inşa edilmiş olan AB’nin bünyesine zamanla siyasi ve sosyal boyut da dâhil olmuştur. AB’nin geçmişte yaşanan her ekonomik ve siyasi krizde olduğu gibi bugün yaşanan krizden de güçlenerek çıkabilecek güçte bir Birlik olduğu ve küresel aktör olarak potansiyeli göz önüne alındığında, Türkiye’nin AB üyeliğine alternatifi olmadığı görülmektedir. AB üyesi olan bir Türkiye’nin, bu büyük gücün bir parçası olarak gerek bölgesinde gerek uluslararası alanda etkinliğini çok daha fazla artıracağı açıktır.

    Yavaş ilerlediği ve kimi zaman durma noktasına geldiği söylenen müzakere sürecine rağmen, AB norm ve değerlerinin Türkiye’de demokratikleşme ve siyasi istikrarın korunmasındaki rolü ve dünyadaki ekonomik ve mali kriz ortamında AB’nin hala Türkiye’nin en önemli ekonomik ortağı olduğu gerçeğinin de hatırda tutulması gerekmektedir.

    Türkiye, NATO’nun, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın, G20 ve D8’in, Karadeniz Ekonomik İşbirliği örgütünün, OECD’nin ve daha birçok bölgesel ve uluslararası kuruluşun aynı anda üyesi olan ender ülkelerden biridir. Türkiye’nin AB üyeliğine alternatif olabileceği iddia edilen çeşitli ülkeler ya da ülke gruplarıyla ekonomik ve ticari ilişkilerini geliştirmesi, ülkemizin AB içindeki konumunu güçlendirici ve tamamlayıcı nitelikte olabilecek iş birlikleri olarak değerlendirilebilir. Diğer bir deyişle, AB ile ilişkilerimiz Türkiye’nin başka örgütlerle iş birliği geliştirmesine engel olmadığı gibi, AB sürecini kararlılıkla sürdüren Türkiye’nin çok yönlü dış politikası kapsamında farklı bölgeler ve ülkelerle iş birliğini de geliştirme stratejisinin bir parçası olarak görülebilir.

    AB müzakere ve bütünleşme sürecinin değer ve anlamının farkında olan Türkiye’nin, AB’nin kimi zaman olumsuz yaklaşımlarına rağmen, tam üyelik hedefini kararlıkla sürdürmesi önemlidir. AB Bakanı Egemen Bağış’ın da belirttiği gibi, “Türkiye’nin farklı ittifaklar ve uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini, birbirinin alternatifi veya yedeği olarak görmek yanlıştır.”

  • Doğru 10 Türk vatandaşları, diğer aday ülkeler gibi, tam üyelik ertesinde serbest dolaşıma dair bir geçiş dönemine tabi tutulacaktır. Geçiş döneminin bitiminde de serbest dolaşım, belirli kurallar çerçevesinde düzenlenmektedir.

    Günümüzde yaşanan göç hareketlerinin en önemli istikametlerinden biri de AB üye ülkeleridir. Gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik ve politik istikrarsızlıklarla Avrupa’nın ucuz iş gücüne olan ihtiyacı, bu süreci iki taraflı olarak etkilemiştir. Bu bağlamda, Türkiye’nin AB üyeliğinin Avrupa’ya büyük bir göç dalgası yaratacağı iddiası da Türkiye’nin ekonomik açıdan AB’nin gerisinde olmasına dayandırılmakta, bu nedenle tam üyelik ertesinde Türk vatandaşlarının daha iyi bir sosyal statü ile ekonomik koşullara kavuşmak için diğer AB üye ülkelerine göç edeceği düşünülmektedir.

    1960’lı yıllarda Türkiye’den pek çok kişi AB üye ülkelerine işçi olarak göç etmiş ve bu işçiler hem kabul eden ülkelerin hem de Türkiye’nin ekonomisine katkıda bulunmuştur. Ancak Avrupa’nın göçmen talebi 1970’li yıllarda yaşanan petrol krizlerinin ardından azalmış ve bu çerçevede Avrupa’da sınırlayıcı göçmen politikaları uygulanmaya başlamıştır. Söz konusu sınırlayıcı önlemlere rağmen, yasal veya yasal olmayan yollardan pek çok kişi Avrupa’ya gelmekte ya da iltica hakkı talep etmektedir.

    AB çerçevesinde göç, iki unsurdan oluşmaktadır. İlki, Üye Devletler arasında gerçekleşen ve temelini AB Kurucu Antlaşmalarından alan, kişilerin serbest dolaşımı çerçevesindedir. Diğeri de üye olmayan ülkelerden AB’ye yönelik olarak gerçekleşen göçtür. Bu kapsamda Türkiye’den AB’ye yönelik olarak gerçekleşen göçte, Türkiye AB’ye üye olmadığı için, AB’de yaşayan ve çalışan Türk vatandaşlarının serbest dolaşım hakkı bulunmamaktadır. Türk işçileri, ancak ilgili Üye Devlete hukuki olarak girmiş ise bir takım haklara sahip olabilecektir.

    AB tam üyelik süreci ve nihayetinde AB üyeliği, sosyoekonomik sorunların giderilmesinde, doğrudan yabancı yatırımların gelmesinde ve istihdam olanaklarının artmasında son derece etkili olmaktadır. Dolayısıyla refah düzeyini artıran ve ekonomik istikrarı yakalayan bir Türkiye’den, sanıldığı gibi on binlerce insanın AB üye ülkelerine göç edeceğini düşünmek yersizdir.

    AB üye ülkelerinin adaylık sürecine bakıldığında da Türkiye gibi Portekiz ve Yunanistan’ın da göç iddialarına maruz kalmış oldukları görülecektir. Ancak tam üyelik öncesinde diğer AB üye ülkelerine nazaran güçsüz ekonomilere sahip olan bu ülkelerde beklenen olmamış ve göç endişeleri boşa çıkmıştır. Tam üyelik ile birlikte ekonomik olarak hızla kalkınan bu ülkelerden diğerlerine, sanıldığı gibi bir göç akını yaşanmamıştır.

    AB kuralları ve özellikle Avrupa Birliği Adalet Divanı kararlarına göre, Birlik üyesi vatandaşların iş aramak üzere diğer üye ülkelere gitme hakkı vardır. Ancak söz konusu kişi, aktif bir şekilde iş aradığını ve gerçekten iş bulma şansı olduğunu ispat edemezse, iş arama hakkı, ilgili üye ülke tarafından altı ay süre ile sınırlandırılmaktadır. Bunun yanı sıra, AB üyeliği ile birlikte Türk vatandaşlarının AB üye ülkelerinde hemen çalışma fırsatı yakalaması mümkün değildir. Çünkü AB, özellikle AB genişleme sürecinde, siyasi ve pratik anlamda büyük tartışmalara neden olan işçilerin serbest dolaşımının tam olarak yürürlüğe koyulmasına dair geçiş dönemi düzenlemeleri öngörmüştür.

    AB vatandaşlarının Birlik içerisinde serbestçe dolaşma hakkı, Avrupa entegrasyonunun köşe taşlarından birisidir. Ancak konunun sosyal ve ekonomik hayattaki büyük etkisi ve Üye Devletlerin buna duyarlılığı, söz konusu serbestinin daha kısıtlayıcı ve aşamalı bir şekilde tanınmasına sebep olmaktadır. Bu nedenle, Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasıyla birlikte Türk vatandaşlarının hiçbir kurala tabi olmaksızın hemen diğer Üye Devletlerde çalışmaya başlayabilmesi mümkün değildir.

    Son olarak, Türkiye’nin son yıllarda göstermiş olduğu yüksek büyüme hızı da göz önünde bulundurulduğunda, ülkemizin yalnız göç veren değil göç alan bir ülke haline geldiği de dikkate alınmalıdır. Türkiye, gelişen ekonomisi, artan sanayi üretimi ve sağlık, mali hizmetler, inşaat, turizm gibi ilerleyen hizmet sektörleri ile bölgesinde bir çekim merkezi haline gelmiştir. Bazı AB ülkelerinde var olan, Türkiye’nin üyeliğinin büyük bir göç dalgasına sebep olacağı iddiaları, bu nedenlerle gerçeği yansıtmaktan uzaktır.

  • Doğru 11 AB üyeliğinden kazanılacak faydaların en çok görüleceği alanlardan biri tarım sektörü olacak ve Türk tarımının küresel rekabet gücü artacaktır.

    Türkiye, AB üyeliği ile birlikte AB’nin en eski ve en yüksek bütçeli politikası olan Ortak Tarım Politikası’na (OTP) dâhil olacaktır. Üye ülkelerin tarım politikalarını ekonomik ve siyasi olarak tek çatı altında toplayan OTP ile tarım üreticisinin ekonomik refahının artırılması, rekabet edebilirliğinin güçlendirilmesi, sosyal haklarının iyileştirilmesi ve tarımsal üretim veriminin artırılması hedeflenirken, çevrenin korunmasına, insan ve hayvan sağlığına duyarlı üretim yapılmasına ve kırsal kalkınma tedbirlerine özel önem verilmektedir. Bunu yanında OTP ile üretici ve tüketicilerin istikrarlı fiyatlarla kaliteli ürünlere erişmesi amaçlanmaktadır.

    AB ile kıyaslandığında Türk tarımı, üretim veriminin düşük olması, üretim alanlarının çok parçalı ve dağınık olması, sulamadaki yetersizlikler, çiftçilerin eğitimi gibi birçok soruna sahiptir. Bu sorunlarla, AB üyeliği karşısında Türk tarımının rekabet edemeyeceği ve biteceği yönünde bir inanış mevcuttur. Uzun yıllar istikrarlı bir tarım politikası ile desteklenmeyen Türk tarımı, 2000’li yıllarında başından itibaren yenilenme sürecine girerken, özellikle AB üyelik hedefi yolunda gerçekleştirdiği kapsamlı reformlarla sorunlarını gidermeye başlamıştır. AB’nin katılım öncesi mali yardım programı kapsamında, özellikle kırsal kalkınma konusunda önemli adımlar atılmıştır. Türk tarımı, AB üyelik müzakerelerini de içine alan son 10 yılda tarımsal üretimini önemli ölçüde artırarak, başta iyi tarım uygulamaları ve organik tarım üretiminde önemli noktalara gelmiştir.

    2011 yılında OECD’nin Türk tarım sektörüne ilişkin açıkladığı raporda da belirtildiği gibi, AB’ye üyelik yolunda tarım sektöründe hızlı adımlar atan Türkiye, bu süreçte önemli gelişmeler kaydetmiştir. Raporda, dünyanın yedinci büyük tarım üretici olan Türkiye’nin tarımdaki istihdam payı yüzde 50’den 25’e düşmesine rağmen, üretim değeri son yedi yılda gelişmiş ülkeler düzeyinde gerçekleşmiştir. Tarımsal işletmelerin küçük ölçekli yapısına rağmen, Türkiye’nin dünyanın büyük tarım ihracatçısı ülkelerinden biri olma başarısı sağladığının belirtildiği raporda, tarımsal üretimin hızla arttığı ve özellikle tarla bitkilerinde yüzde 75, meyve sebzede ise yüzde 44 oranında büyüme kaydedildiği vurgulanmıştır. Bunun yanında Türkiye, toplam tarımsal alanlarının AB’ye oranla büyüklüğü ve iklimsel farklılıkları nedeniyle ülke içerisinde değişik üretim desenlerine sahip olmanın avantajı ile fındık, kayısı ve kiraz üretiminde dünya lideri; incir, kestane, fıstık, salatalık ve karpuz üretiminde ise dünya ikincisidir. Dünya üretiminde elma, bezelye, soğan, zeytin ve koyun sütünde üçüncü olan Türkiye, taze sebze, üzüm, tütün ve çay üretiminde ise dördüncü büyük ülke konumunda bulunmaktadır. Tarımsal alanların yüzde 55’inin ekilebilir olup yüzde 38’inin mera ve otlak, yüzde 8’inin de yıllık bitkilere ayrıldığı Türkiye, gıda ürünlerinde kendine yeterli bir ülke niteliğini korumaya devam etmektedir. Bu özellikleri ve AB yolunda gösterdiği gelişmelerle sürekli büyüyen Türk tarım sektörü, üyelik kriterlerini karşıladığında AB içerisinde büyük avantaja sahip olacak ve bunun yanında küresel rekabette de AB’nin en güçlü üyelerinden birisi olacaktır.

    OTP bütçesinin önemli bir bölümü, Avrupa Tarımsal Yönlendirme ve Garanti Fonu (FEOGA) çerçevesinde kullanılmaktadır. Üyeliğin ardından Türkiye, FEOGA aracılığıyla daha sistematik bir mali desteğe kavuşacak ve böylece hem tarım sektöründe çalışanların gelirleri yükselecek hem de tarımsal üretimde verimlilik artışı sağlanacaktır. AB’nin bir yılda tarıma yaptığı sübvansiyonun ortalama 45 milyar avro olduğunu ve bütçesinin yaklaşık yüzde 40’ını oluşturduğunu göz önüne alırsak, üyelik ile beraber Türk tarım sektörünün nasıl bir mali yapının içinde bulunacağını daha iyi anlamış oluruz.

    OECD verilerine göre tarımsal desteklerin bütçe içindeki payının yaklaşık yüzde 2,5 olduğu ülkemizde bu oran, yaklaşık 4,5 milyar avroya denk geliyor. AB’de ise tarımda kişi başına verilen tarım desteği, Türkiye’nin çok üzerindedir. Bu yönleri ile Türk tarım kesiminin beklentilerine cevap verebilecek olan OTP’ye dâhil olmak, Türk tarımını bitirmeyecek, aksine Türkiye’nin istikrarlı ve tutarlı bir tarım politikasına kavuşmasını sağlayacaktır.

    Diğer yandan AB üyeliği, Türk tarımında önemli bir sorun olan istatistik ve kayıt sistemindeki eksikliklerin giderilmesi açısından da faydalı olacağı gibi, eksikliklerin giderilmesi ile ihtiyaç ve kapasiteye göre politika izlenmesini sağlayacaktır. Adaylık sürecinde gerçekleştirilen çalışmalar arasında yer alan Çiftçi Kayıt Sistemi, Arazi Kayıt Sistemi ve Çiftlik Muhasebe Veri Ağı (ÇMVA) uygulamaları, üyelik ile birlikte OTP’ye uyum konusundaki sorunların da çözümlenmesini sağlayacaktır. OTP’nin şekillendirilmesi amacıyla kullanılan araçların en önemlilerinden olan ÇMVA ile toplanan veriler, başta işletmelerin yıllık tarımsal gelirlerinin belirlenmesi ve izlenmesi ile işletmelerin performanslarının ölçülmesi olmak üzere bilimsel araştırmalar, afet yardımları gibi birçok farklı amaçla kullanılmaktadır. Böylece, uygulanan tarım politikalarının sektöre etkileri ölçülebilmektedir. İşletme geliri ve destek politikaları arasındaki ilişkiyi inceleyen ve OTP’nin tarıma etkisini analiz eden ÇMVA sistemi kapsamında, tarımsal işletmelere ait arazi büyüklüğü, hayvan varlıkları, iş gücü gibi yapısal verilerin yanı sıra üretim değerleri, satışlar ve alımlar, masraflar, varlıklar, borçlar, üretim kotaları, destekler gibi ekonomik ve finansal veriler toplanmaktadır. 2012 yılı itibarıyla Türkiye’de 12 ilde uygulanan ÇMVA sistemi, 2013 yılı itibarıyla 23 ilde 1000 adet işletme ile uygulanmaya devam edecek ve aşamalı olarak tüm Türkiye’ye yayılımı sağlanacaktır.

    AB üyeliğinin Türk tarımı açısından bir diğer getirisi ise ülkemizdeki ürün kalitesini ve standartlarını yükseltmek olacaktır. Artan ürün kalitesiyle birlikte Türk tarım ürünleri, diğer AB üye ülkelerinde ve dünya pazarlarında önemli bir rekabet avantajı elde edilecektir. Türkiye ve AB’nin tarımsal ihracat ve ithalat kalemlerinin uyuşması, üyelik sonrasında, AB’nin dış ticaret açığının bulunduğu pek çok ürünün ülkemiz tarafından sağlanabileceği anlamına da gelmektedir.

    Türk tarım sektörünün GSYİH içerisindeki payının düşük olmasına rağmen Türkiye nüfusunun büyük bir kısmı, geçimini tarımdan sağlamaktadır. Bunun başlıca nedeni, yıllarca iyi işleyen bir tarım politikasının olmamasıdır. Üyelik ile birlikte AB Ortak Tarım Politikası’na uyum sağlanması, siyasi değerlendirmelerden arınmış, sabit ve düzgün işleyen bir tarım politikasına sahip olmamızı sağlayacak; Türk tarım ürünlerinin AB pazarına serbestçe girmesine imkân verecek; bunun sonucunda da hem Türk çiftçisinin refahının artırılarak zenginleşmesine hem de Türk tüketicisinin tarımsal ihtiyaçlarını uygun fiyatlarla elde etmesine önemli katkı sağlayacaktır.

  • Doğru 12 AB üyeliği Türk hayvancılık sektörüne zarar vermeyeceği gibi, sektörün gelişmesine katkı sağlayacak.

    Coğrafi özellikleri açısından hayvancılık için uygun şartlara ve potansiyele sahip olan Türkiye, hayvancılık sektöründe 1980’li yıllara kadar verimlilik yönünden olmasa da sayısal açıdan sürekli artış göstermiştir. 1980’den sonra uygulanan istikrarsız tarım politikaları, ırkların yeterince ıslah edilmemesi ve yeterli miktarda ucuz ve kaliteli yem bitkisi ekiminin yapılmaması sonucu, ülkemiz hayvancılığı mevcut durumu koruyamadığı gibi hayvan varlığında da ciddi azalmalar yaşamıştır. 2000’li yıllarda az da olsa iyileşme gösteren sektör, AB üyelik sürecinde yapılan reformlar ve düzenlemelerle 2011 yılına gelindiğinde önemli artışlar yakalamıştır. 2011 yılında, bir önceki yıla oranla büyükbaş hayvan sayısı yüzde 9, küçükbaş hayvan sayısı yüzde 10 oranında artış gösterirken, özellikle AB yolunda önemli adımların atıldığı 2002-2011 dönemi incelendiğinde, hayvansal üretimde ciddi artışların gerçekleştiği ortaya çıkmaktadır. Bu dönemde süt üretimi yüzde 79, kırmızı et üretimi yüzde 85, beyaz et üretimi yüzde 132 ve su ürünleri yetiştiriciliği yüzde 173 büyümüştür. AB üyeliğine hazırlanan Türkiye’de bu hazırlık dönemi bile sektöre canlılık getirirken, AB’ye üyelik koşullarını tamamlamış bir Türkiye’nin hayvancılıkta yakalayacağı verimlilik ve kalite, küresel rekabette önemli oyuncular arasına girmesini sağlayacaktır. Nisan 2013’te, Türkiye’nin AB’ye yeniden süt ve süt ürünleri ihraç edebilecek kalitede bulunduğu, AB tarafından açıklanmıştır. İlk olarak altı firmanın izin alması bile sektöre olumlu yansımıştır. Üyelikle beraber Türkiye, AB’nin bu konuda 50 yıldır sürdürdüğü istikrarlı politikalara dâhil olacaktır. AB, üye ülkelerin çiftçilerine, ürünlerini en uygun koşullarda değerlendirebilecekleri istikrarlı pazar koşullarını sağlamaktadır. Türk çiftçileri de tam üyelikle birlikte, 500 milyonu aşan nüfusuyla alım gücü yüksek bir pazarda tarım ürünlerini serbestçe pazarlama imkânına sahip olacaktır.

    AB’de hayvancılık sektörüne, sadece üretim ve verimlilik anlamında değil, hayvan sağlığı, refahı, taşınması, kimliklendirilmesi konusunda da azami önem verilmektedir Bunun yanında, ülkemizde de uygulamasına başlanan hayvanların kimliklendirilmesiyle, etin kesilip tüketiciye ulaşmasına kadar olan sürece dair her hareketin kontrol altında tutulabilmesi sağlanmaktadır. AB ayrıca, hayvanların barınma koşullarında hayvan başına düşen alanın genişletilmesi, ortamın hijyen şartlarının sağlanması ve hayvanların nakliyesi sırasında uyulması gereken kuralları belirlemektedir. Tüm bu düzenlemelerin, ülkemizdeki hayvan yetiştiriciliğini ve hayvan refahını önemli ölçüde artıracağı, tüketicilerin daha sağlıklı ve güvenli gıdaya erişimini kolaylaştıracağı, üreticilerin ise daha büyük bir pazarda daha iyi ve istikrarlı kazanç koşullarına erişeceğini öngörmek mümkündür.

  • Doğru 13 AB, toplum yaşamını ilgilendiren birçok alanda temel düzenlemeler getirmektedir. Ancak bireylerin yaşamını etkileyen düzenlemeler, esas olarak sağlık, hijyen ve güvenlik standartları ile ilgilidir. Bu standartlara uyum sağlandığı sürece, herhangi bir yasaklama/sınırlama söz konusu değildir.

    AB, toplumsal yaşamı ilgilendiren tüm alanlarda temel düzenlemeler getirmektedir. AB müktesebatı olarak adlandırılan bu temel düzenlemelerin, tüm Üye Devletler tarafından benimsenmesi ve uygulanması gerekmektedir. Bunun nedeni, malların, hizmetlerin, kişilerin ve sermayenin serbest dolaşımda olduğu AB Tek Pazarı’nda, Üye Devletlerin farklı politikaları nedeniyle, sistemin işleyişinde aksaklıklar oluşmasının engellenmesidir. Üye Devletler, söz konusu alanlarda AB tarafından belirlenen bu temel düzenlemelere bağlı kalmak kaydıyla kendi ulusal politikalarını yürütmektedir. Bir başka ifadeyle, tüm Üye Devletlerin uymakla yükümlü oldukları asgari müştereklerin karşılanması ön koşuluyla, Üye Devletler, kendilerine özgü nedenlerle sürekli ya da dönemsel olarak farklı politikalar uygulayabilmektedir.

    Toplumsal yaşamı etkileyen düzenlemelerde esas olan, hijyen, sağlık ve güvenlik standartlarına uyumun sağlanmasıdır. Türkiye’nin gündemini uzun bir süre gereksiz bir biçimde işgal etmiş olan “kokoreç yasağı” konusu da bu kapsamdadır. Deli Dana hastalığının tüm Avrupa’da etkili olduğu dönemde, üç yaşını aşmış büyük baş hayvanlarda hastalık riskinin yüksek olması nedeniyle, bu hayvanların sakatatlarının yenmesinin insan sağlığını tehdit ettiği yönünde alınan sağlık ve hijyen koşullarıyla ilgili karar, ülkemizde “AB kokoreç yememize bile karışıyor” şeklinde karşılık bulmuştur. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi, insan sağlığını tehdit etmediği ve hijyen koşullarına uygun olduğu sürece, geleneksel ürünlerin üretim ve tüketiminin yasaklanması söz konusu değildir.

    AB’nin çok önem verdiği bu konuda Türkiye’nin uyum sağlaması, öncelikle Türk tüketicisinin sağlığı ve gıda güvenliği açısından önem taşımaktadır. AB’de uygulanan gıda güvenliği politikalarının önemi, yaşanan gıda krizlerinde bir kez daha ortaya çıkarken, OTP’de bu yönde gelişmeler yaşanması ve gıda sektörünün AB’nin toplam üretiminden yüzde 13,4’lük pay alarak AB’nin en büyük sanayi üretimini gerçekleştirmesi, konuyu daha da önemli hale getirmektedir.

    Dünyadaki en yüksek gıda güvenliği standartlarına sahip olan AB, gıda zincirinin tüm kademelerini içine alan bir yaklaşımla, gıda ve yemlerin üretim aşamasından tüketimine kadar olan tüm süreçte sağlanması gereken standartları belirlerken, uygulamalara sıkı kontroller getirmektedir. Bu kontroller, AB Üye Devletlerinin yanı sıra bu ülkelere mal satan AB üyesi olmayan ülkeler için de geçerlidir. Bu yüzden konuyu, “AB sofralarımıza bile karışacak” şeklinde değerlendirmek yanlış olacağı gibi, bu uygulamayı gerek sağlık boyutuyla gerekse ekonomik büyüklüğü ile iyi anlamak gerekmektedir.

    Dolayısıyla AB’nin gıda güvenliği konusundaki tedbirlerine uyum sağlanması, ülkemizdeki tüketicilerin sağlıklı ve kaliteli gıdaya ulaşmasını sağlamakla kalmamakta, aynı zamanda ülkemizdeki işletmelerin AB ülkelerine ürünlerini satabilmesi açısından da büyük önem taşımaktadır.

  • Doğru 14 Gümrük Birliği, Türkiye ile AB arasında imzalanmış bir anlaşma değil, 1963 yılında Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) arasında imzalanan Ortaklık Anlaşması’nda (Ankara Anlaşması) öngörülen bir aşamadır.

    Gümrük Birliği, Türkiye’nin 1963 yılında AET ile imzaladığı Ankara Anlaşması ile öngörülen ekonomik entegrasyon sürecinin üçüncü ve son aşamasıdır. Çerçevesi Ankara Anlaşması ile çizilen Gümrük Birliği’nin diğer bir hukuki dayanağı ise konuya ilişkin detayların belirlendiği 1971 tarihli Katma Protokol’dür. Sanayi malları ve işlenmiş tarım ürünlerini kapsayan Gümrük Birliği, 6 Mart 1995 tarihinde, Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin aldığı “1/95 Sayılı Karar” ile tamamlanarak yürürlüğe girmiştir.

    Ankara Anlaşması ile AET ve Türkiye arasında bir Gümrük Birliği kurulması yönünde öngörülen üç aşamalı sürecin ilk aşamasında, Türkiye ile Topluluk arasındaki ekonomik farklılıkların azaltılması hedeflenmiştir. Bu çerçevede Topluluk, 1971 yılında bazı petrol ve tekstil ürünleri dışında Türkiye’den ithal ettiği sanayi ürünlerine uyguladığı gümrük vergileri, eş etkili vergiler ve miktar kısıtlamalarını kaldırmıştır. Buna karşılık Türkiye, bu dönemde, AET ile arasındaki ekonomik farklılıklar göz önünde bulundurulduğundan, herhangi bir yükümlülük üstlenmemiştir. İlk aşama, belirlenen takvimden beş yıl gecikmeli olarak 1971’de fiilen, 1973’te ise hukuken yürürlüğe giren Katma Protokol ile tamamlanmış ve taraflar arasında Gümrük Birliği’nin kurulmasını amaçlayan Geçiş Dönemi başlatılmıştır. Geçiş Dönemi, tarafların karşılıklı olarak yükümlülükler üstlendiği bir dönemdir. Bu dönemde Türkiye’nin AET’den ithal ettiği sanayi ürünlerine uyguladığı gümrüklerini 12-22 yıllık listeler dâhilinde kademeli olarak azaltarak sıfırlaması, ayrıca üçüncü ülkelere yönelik gümrük tarifesini AET’nin Ortak Gümrük Tarifesi (OGT) hadlerine indirmesi hükme bağlanmıştır. Bu dönem sonunda, 1/95 Sayılı Ortaklık Konseyi Kararı ile sanayi mallarında Gümrük Birliği’nin tesis edilmesine ilişkin koşulların oluştuğuna karar verilmiştir.

    Görüldüğü gibi Gümrük Birliği, Türkiye-AB arasındaki bir anlaşma değil, süregelen ortaklık sürecinin önemli bir aşamasıdır. Bu çerçevede, Gümrük Birliği’ni kuran 1/95 Sayılı Ortaklık Konseyi Kararı Ankara Anlaşması’nın meşru bir sonucu olup, Anlaşma ile oluşturulan kurumların vermiş olduğu bir karardır. Ancak Gümrük Birliği’nin bir anlaşma olmaması, onun hukuki yükümlülükler getirmediği anlamına gelmemektedir; Ankara Anlaşması ve Katma Protokol uyarınca tarafların üstleneceği yükümlülükler belirlenmiştir. Kendi takvimi ve süresi bulunan bu yükümlülükler, 1/95 Sayılı Karar’da tanımlandığı üzere, taraflar arasındaki anlaşma temeline dayanmaktadır. Tüm bu ilişkinin temel hukuki dayanağı olan Ankara Anlaşması ise hiç şüphesiz, AB müktesebatının bir parçasıdır.

  • Doğru 15 Türkiye, Gümrük Birliği’nden dış ticaret rakamlarına indirgenemeyecek ölçüde önemli kazanımlar elde etmiştir. Gümrük Birliği ile Türk sanayisi rekabet gücünü artırmış ve uluslararası standartları yakalamıştır.

    Geçtiğimiz son birkaç yıl içinde, özellikle AB’nin ticaret politikasında yeni nesil serbest ticaret anlaşmalarının ivme kazanmasıyla, Türkiye’nin Gümrük Birliği’nden “yarardan çok zarar gördüğü” yönünde görüşler yayılmış ve Türkiye’nin AB ile oluşturduğu Gümrük Birliği’nin revize edilmesi, hatta Türkiye’nin tamamen Gümrük Birliği’nden çıkması yönünde tartışmalar gündeme gelmiştir.

    Gümrük Birliği’nin Türk sanayisi ve ticaretini olumsuz etkilediği yönündeki iddialar, genellikle Gümrük Birliği’ni dar bir perspektif içinde sadece dış ticaret rakamlarını göz önünde tutarak yapılan değerlendirmelere dayanmaktadır. Gümrük Birliği’nden Türkiye’nin zarar gördüğü görüşünün temel noktalarından birisi, Türkiye’nin dış ticaret açığının artmış olmasıdır. 1996 yılında Türkiye, AB ile 11.752 milyon dolar değerinde bir ticaret açığı kaydetmiştir. Bu oran, 2012 yılında 28.243 milyon dolara yükselmiştir. Ancak bu süre zarfında Türkiye’nin AB’ye karşı kaydettiği ticaret açığında, önemli dalgalanmalar gözlenmiştir. Örneğin, söz konusu ticaret açığı 2001 yılında 2.277 milyon dolar seviyesine kadar düşmüştür. Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesinde sonra, özellikle 1996 ve 1997 yıllarında, Türkiye’nin dış ticaret açığının arttığı bir gerçektir. Ancak bu durum, büyük ölçüde Türkiye ve AB’nin gümrük duvarlarını farklı zamanlarda indirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, AB gibi güçlü bir ekonomik birliğe entegre olduktan sonra Türkiye’nin bir süre dış ticaret açığı yaşaması da beklenen bir gelişme olmuştur.

    Türkiye’nin AB ile olan ticaretinde oluşan dış ticaret açığı artışının tek sebebini Gümrük Birliği ile sınırlandırmak yanlıştır. Türkiye’nin dış ticaret açığını açıklayabilecek diğer önemli faktörlerin başında, Türkiye’nin AB ile müzakere süreci, Türkiye’nin iç ekonomik dinamikleri ve dünya ekonomik konjonktürü gelmektedir. Nitekim 1996 yılından bu yana, gerek dünyada gerek Türkiye’de meydana gelen siyasi ve ekonomik krizlerin de göz önünde tutulması gerekmektedir. Türkiye AB’ye karşı dış ticaret açığı verirken, bunun yalnızca AB ile ticaretimizde söz konusu olmadığı, tüm dış ticaretimizde açık vermemizden anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu durum, Türkiye’nin genel ekonomi ve ticaret politikası ile ilgili bir durumdur. Türkiye’nin AB’den yaptığı ithalatın genel olarak işlenmiş ürünler ve makinelerden oluştuğu ve bu ürünlerden Türkiye’nin yaptığı ihracatta girdi olarak faydalanıldığı da unutulmamalıdır.

    Türkiye ve AB arasında Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesi, Türkiye ve AB arasındaki ticari ilişkileri önemli derecede güçlendirmiştir. 1996 yılında Türkiye’nin AB’ye ihracatının toplam değeri 12.569 milyon dolardan 2012 yılında 59.204 milyon dolara kadar yükselmiştir. Böylelikle Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesinden 2012 yılına kadar Türkiye’nin AB’ye ihracatı yüzde 371 oranında artmıştır. Küresel mali krizin AB’yi de etkilemesiyle, 2009 yılında, Türkiye’nin AB’ye olan ihracatı bir yıl içinde 63.390 milyon dolardan 46.977 milyon dolara gerilemiştir. İthalat verilerini incelendiğinde, 1996 yılında Türkiye’nin AB’den ithalatı genel toplam değeri 24.321 milyon dolardan 2012 yılında 87.447 milyon dolara ulaşmıştır. Böylelikle Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesi itibarıyla, 2012 yılına kadar Türkiye’nin AB’den ithalatı yüzde 260 oranında artmıştır. Ancak küresel mali krizin etkisiyle, Türkiye’nin AB’den ithalatı 2008 ve 2009 yılları arasında 74.802 milyon dolardan 56.588 milyon dolara gerilemiştir. Türkiye, AB’nin altıncı en büyük ticari ortağı, AB ise Türkiye’nin en önemli ticari ortağıdır. Ayrıca, Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımların yaklaşık yüzde 75’i AB kaynaklıdır.

    Gümrük Birliği’nin getirdiği yeni rekabet ve pazara giriş koşulları sonucunda, Türkiye’nin üretim yapısı ve böylelikle Türkiye’nin ihracat kompozisyonu da önemli değişikliklere uğramıştır. Nitekim Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesiyle, Türkiye’nin sanayi ürünleri ihracat payını artırdığı dikkat çekmektedir. AB’nin tek taraflı olarak Gümrük Birliği’ni başlattığı 1971 yılında Türkiye’nin toplam ihracatının sadece yüzde 20’si sanayi ürünleri iken, bu oran Gümrük Birliği’nin tamamlandığı 1996 yılında yüzde 87 seviyesine çıkmıştır. Dikkat çeken bir diğer önemli husus da sanayi ürünleri ihracatının da kendi içinde değişiklikler kaydetmesidir. Örneğin tekstil ve demir çelik gibi geleneksel ürünlerin dışında, beyaz eşya ve otomotiv gibi katma değeri yüksek ve istihdam açısından önemli sektörlerin ihracatımızdaki ağırlığının giderek arttığı gözlenmektedir. Gümrük Birliği ile Türk sanayisinin ileri teknoloji kullanan AB firmaları ile yoğun bir rekabet içine girmesi, Türk firmalarını teknoloji geliştirmeleri ve Ar-Ge faaliyetlerini artırmaları yönünde teşvik etmiştir. AB ile Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesiyle, Türkiye’nin teknoloji içeren sektörlerinin ihracatının da arttığı ve böylelikle katma değeri yüksek ürün ve sektörlerde Türkiye’nin giderek rekabet gücünü artırdığı gözlenmektedir.

    Tüm bunların yanı sıra, AB ile Gümrük Birliği oluşturması sonucunda ve AB üyelik perspektifi kapsamında, Türkiye’nin AB ile mevzuat uyumunu sağlamak için önemli yasal düzenlemeler ve yapısal reformlara imza atılmıştır. Böylelikle, AB teknik mevzuatına ve standartlarına uyum çerçevesinde yerine getirilen yasal ve idari düzenlemeler, Türk sanayisinin üretim anlayışının köklü bir değişim içine girmesini sağlamıştır. Örneğin Türkiye, Gümrük Birliği öncesinde, AB ekonomi müktesebatına uyum kapsamında, ilk defa olarak çağdaş bir rekabet yasası ve Rekabet Kurumu’na sahip olmuştur. Gümrük Birliği, Türk sanayisinin üretim anlayışına ve tüketici bilinçlenmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Gümrük Birliği, ulusal ve uluslararası düzeyde rekabet kapasitesinin artırılması için yapılan çalışmalara çerçeve oluştururken, üretim kalitesi ve tüketici memnuniyetinin sağlanması yönünde değişikliklere de yol açmıştır. Sonuç itibarıyla, 1996 yılında yürürlüğe giren Gümrük Birliği sayesinde, Türk şirketlerinin rekabet gücünün arttığı, AB ve Türkiye arasındaki ticari ilişkilerin güçlendiği ve Türkiye’nin rekabet politikası, fikri mülkiyet hakları ve tüketici hakları gibi birçok alanda AB müktesebatına büyük ölçüde uyum sağladığı gözlenmektedir.

  • Doğru 16 AB’ye üye olmak için Maastricht Kriterleri’ni yerine getirmek zorunda değiliz. Bu kriterler, AB’ye üyelikten sonra Avro Alanı’na dâhil olmak ve avro para birimini kullanmak için yerine getirilmesi gereken kriterlerdir.

    AB’ye üye olmak için Maastricht Kriterleri değil, tam üyeliğe ilişkin asgari koşulları oluşturan ve tüm aday ülkelere istisnasız olarak uygulanan Kopenhag Kriterleri’nin yerine getirilmesi gerekmektedir. Kopenhag Kriterleri, siyasi ve ekonomik kriterler ile müktesebat uyumu olmak üzere üç grupta toplanmaktadır. Siyasi Kriterler, AB Anlaşması’nın tam üyelikle ilgili maddesine eklenen, demokrasinin güvence altına alındığı istikrarlı bir kurumsal yapı, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarına saygı koşullarından oluşur. Ekonomik Kriterler ise iyi işleyen bir pazar ekonomisi ve AB içindeki piyasa güçlerine ve rekabet baskısına karşı koyabilme kapasitesidir. Topluluk müktesebatının kabulü ile de AB’nin çeşitli siyasi, ekonomik ve parasal hedeflerine bağlılık ifade edilmektedir.

    Kopenhag Ekonomik Kriterleri, genellikle Maastricht Kriterleri ile karıştırılmaktadır. Maastricht Kriterleri, sanılanın aksine AB tam üyeliği öncesinde değil, sonrasında yerine getirilmesi gereken koşullardır. Bütün AB Üye Devletleri, Ekonomik ve Parasal Birlik (EPB) üyesidir. EPB, AB ekonomisinin sürdürülebilir ve dengeli bir şekilde kalkınması için ekonomik farklılıklarının giderilmesi ve Üye Devletlerin ekonomik ve parasal politikalarının uyumlaştırılmasını amaçlar. Bu kapsamda hedef, Üye Devletlerin Maastricht Kriterleri’ne uyum yoluyla EPB’nin bir parçası olmaları ve AB sınırları içinde tek para biriminin kullanımıdır. EPB sürecinin son aşaması ise Üye Devletlerin para politikası alanındaki yetkilerini Avrupa Merkez Bankası’na devretmeleri ve tek para birimi olan “avro”yu kabul ederek Avro Alanı’na üye olmalarıdır. Yakınlaşma Kriterleri olarak da anılan Maastricht Kriterleri ile Üye Devletlerin, kamu açığı, kamu borcu, enflasyon oranı, uzun dönem nominal faiz oranı ve döviz kurundan oluşan beş makroekonomik veri bazında belirlenmiş eşik değerleri aşmaması öngörülür.

    Üye Devletlerin EPB’nin üçüncü aşamasına geçerek Avro Alanı’na dâhil olmaları için bu kriterleri karşılamaları zorunludur. Söz konusu kriterler şu şekildedir:

    *          Fiyat istikrarı: Enflasyon oranı, en iyi performansa sahip üç ülkenin yıllık enflasyon oranları ortalaması arasındaki fark 1,5 puanı geçmemelidir;

    *          Bütçe Açığı: Bütçe açığı, GSYİH’nin yüzde 3’ünü aşmamalıdır;

    *          Faiz Oranları: Uygulanan uzun vadeli faiz oranları, 12 aylık dönem itibarıyla, fiyat istikrarı bakımından en iyi performansa sahip üç ülkenin faiz oranını iki puandan fazla aşmamalıdır;

    *          Kamu Borçları: Üye Devletin kamu borcu, GSYİH’nin yüzde 60’ını geçmemelidir;

    *          Döviz Kurları: Üye Devlet parası, Avrupa Para Sistemi’nin döviz kuru mekanizması çerçevesinde belirlenen normal dalgalanma marjlarına, en az son iki yıl boyunca ciddi sapmalar gözlenmeksizin uymalıdır. Diğer bir ifadeyle, son iki yıl itibarıyla, bir Üye Devletin para birimi, diğer bir Üye Devletin para birimi karşısında devalüe edilmemiş olmalıdır.

    Türkiye, AB üyeliğinden sonra yerine getirilmesi gereken koşullardan olan Maastricht Kriterleri’nin bir kısmını şimdiden karşılamaktadır. Bütçe açığı/GSYİH ve Kamu Açığı/GSYİH oranları Maastricht Kriterleri’nin öngördüğü limitlerin altındadır. Diğer yandan küresel kriz ve sonrasında AB’de ortaya çıkan borç krizi, birçok Avro Alanı ülkesinin söz konusu kriterleri karşılayamamasına neden olmuştur. Bazı Avro Alanı ülkelerinin özellikle kamu borcu ve kamu açığının Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’ya oranları oldukça yüksek düzeylerdedir.

  • Doğru 17 AB, kendine özgü uluslar üstü (supranational) bir bütünleşme modelidir.

    Genel tanımla uluslararası örgütler, devletler tarafından belirli amaçlar için kurulmuş uluslararası düzeyde faaliyet gösteren organizasyonlardır. Birleşmiş Milletler ve NATO gibi uluslararası örgütler bu tanıma uymakla beraber, sadece kurucu anlaşmada kendilerine verilen güce ve yetkiye sahiptir. Genellikle her üye eşit oya ve alınan kararlarda oy birliği arandığından veto hakkına sahiptir. Bu yüzden bu tür örgütler, üyesi olan tüm ülkeler tarafından onay verilmediği sürece, kendi güç ve yetkilerinde değişiklik yapamaz. Bir başka ifadeyle, uluslararası örgütler, sadece üyesi olan ülkelerin temsilcilerinin kendi ülkelerinin haklarını ve çıkarlarını korudukları bir nevi platform niteliğindedir.

    Ancak pek çok siyaset bilimcisine göre, AB’nin kendine özgü bir yapısı vardır. Bunun en temel nedeni, AB’nin hükümetler arası kurumlar yanında “uluslar üstü” (supranational) yapıya sahip kurumları bünyesinde barındıran bir bütünleşme modeli olmasıdır. Diğer bir ifade ile üye ülkelerinin çıkarlarını gözeten kurumlar ve üye ülkelerin yetkilerinin bir üst organa aktarılmasıyla var olan uluslar üstü kurumlar, aynı karar alma mekanizması içine dâhil edilmiştir. AB, aynı zamanda kendi hukuk düzenine ve egemenlik haklarına sahiptir. Birlik, kurumları vasıtasıyla diğer uluslararası hukuki işlemlere benzemeyen hukuki işlemler yapılabilmektedir. AB hukuku, üye ülkeler ve üye ülkelerdeki gerçek ve tüzel kişiler açısından doğrudan uygulanabilir ve bağlayıcı niteliktedir. Eğer Birlik düzeyinde hukuki işlem kararı verilmiş ise, bu karar, Konsey’de kararın aleyhinde oy veren ülkeler için de geçerlidir. Üye ülkelerin, bağımsızlıkları ve ulusal çıkarları veya herhangi bir konuyu bahane ederek çekince koyma ya da ortak kuralları tanımama hakları yoktur. AB, bu hukuki işlemleri gerçekleştirebilme yetkisini, AB’nin yetki alanına giren politika alanlarını bir anayasa gibi tarif eden Kurucu Antlaşmalardan almaktadır. AB, kendi egemenlik haklarına ve hukuk düzenine sahiptir. Üye ülkeler ve vatandaşlar, bu hukuk düzenine tabidir ve Birlik Hukuku, üye ülkelerin ulusal hukukları karşısında üstündür. Görüldüğü üzere AB’nin yapısı, uluslararası örgütlerinkinden farklılık arz etmekte, bu nedenle uluslar üstü kavramı ile tanımlanmaktadır.

  • Doğru 18 Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir AB kurumu değil, Avrupa Konseyi bünyesindeki uluslararası bağımsız bir mahkemedir.

    Türkiye ile ilgili aldığı kararlar nedeniyle ülkemiz gündeminde sıkça yer alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) AB bünyesindeki bir kurum sanılması çok karşılaşılan bir yanılgıdır. Hâlbuki AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin çiğnenmesinden şikâyetçi olan bireylerin başvurularını belirli koşullar altında değerlendiren, bağımsız bir uluslararası mahkemedir. AB’nin oluşumundan yıllar önce, 1949 yılında kurulan AİHM, insan haklarının korunması amacıyla oluşturulan ilk bölgesel sistem ve dünyadaki ilk insan hakları mahkemesidir. Aralarında tüm AB Üye Devletlerinin ve Türkiye’nin de yer aldığı Avrupa ülkelerinde birçoğu, AİHS’ye taraf olarak, bireylerin temel hak ve özgürlüklerine saygı gösterme yükümlülüğü altına girmiştir (yaşam hakkı ve ölüm cezası yasağı; işkence yasağı; adil yargılanma hakkı; düşünce, vicdan ve din özgürlüğü; ifade özgürlüğü; mülkiyet hakkı gibi). AİHM, AİHS’de ya da Ek Protokollerinde gösterilen ve AB hukukunun genel ilkeleri olarak da benimsenen bu hakların ihlaline ilişkin şikâyetleri inceleme yetkisine sahiptir.

    Sık karşılaşılan bir diğer yanılgı ise AİHM ile AB Adalet Divanı’nın (ABAD) birbiriyle karıştırılmasıdır. Hâlbuki ABAD, AB kurumları ve hükümetlerinin karar ve uygulamalarının AB Kurucu Antlaşmaları ile çelişkili olup olmadığını denetlemek ve bir ulusal mahkemenin isteği üzerine AB hukuku hükümlerinin geçerliliğini teyit etmek ya da bu hükümlere ilişkin yorum yapmakla görevli bir AB kurumudur. AB bünyesindeki bu mahkemeye AB kurumları, AB Üye Devletleri veya bireyler başvurma hakkına sahiptir.

    Sonuç olarak, Türkiye’nin 1953 yılından bu yana taraf olduğu AİHS ve AİHM, AB’den ve ABAD’dan tamamen farklı oluşumlardır. AB, ekonomik temelli ve tam entegrasyonu hedefleyen ulusüstü bir örgüt, ABAD ise bunun yargı organıdır. AİHM ise siyasi temelli ve insan haklarını koruma, çoğulcu demokrasiyi sağlama amaçları üzerine kurulmuş bir uluslararası örgüt olan Avrupa Konseyi bünyesindeki, bölgesel insan hakları korunması sistemi getiren, bağımsız bir uluslararası mahkemedir.

  • Doğru 19 Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi, 1949 yılında kurulan bir uluslararası örgüttür. AB Konseyi ise AB üye ülkelerinin hükümet temsilcilerinden oluşan bir AB organıdır.

    Türkiye’nin AB adaylığı sürecinde gündeme gelen kurumlar, isim benzerlikleri nedeniyle kavram kargaşalarına neden olmaktadır. Avrupa Konseyi ile AB Konseyi’nin aynı kurum olduğunun sanılması da bunlardan biridir. Hâlbuki bu iki kurum, birbirinden ayrı ve çok farklı niteliktedir. Avrupa Konseyi (Council of Europe), İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupası’nda, 1949 yılında kurulmuş olan hükümetler arası bir örgüttür. Merkezi Strasbourg’ta olan Avrupa Konseyi’nin, halen aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 47 üyesi bulunmaktadır. Örgütün amaçları, insan haklarını ve hukuk devleti ilkesini korumak, çoğulcu demokrasiyi sağlamak, Avrupa kültürel kimliği ve çeşitliliğini geliştirmek, Avrupa toplumlarının karşılaştığı sorunlara (azınlıklara karşı ayrımcılık ve çevre gibi) çözüm üretmek ve üye ülkelerdeki siyasi, hukuki ve anayasal reformların desteklenmesi suretiyle Avrupa’da istikrarlı bir demokrasi ortamını sağlamak olarak belirlenmiştir.

    AB (Bakanlar) Konseyi (Council of the EU) ise AB üye ülkelerinin temsilcilerinden oluşan AB’nin karar organıdır. Buna göre Konsey, her üye ülkenin gündemdeki konularda (örneğin dışişleri, ekonomi, maliye, tarım, araştırma, teknoloji gibi) siyasi sorumluluk taşıyan ilgili bakanlarının katılımıyla oluşur. Konsey’in başlıca görevi, Avrupa Parlamentosu ile birlikte ortak karar alma prosedürü çerçevesinde yasama faaliyetini yürütmek ve Üye Devletlerin genel ekonomik politikalarının eşgüdümünü sağlamaktır. Üçüncü ülkelerle veya uluslararası kuruluşlarla anlaşma yapma yetkisi de Konsey’e aittir.

    Öte yandan, AB bünyesinde, 1974 yılından itibaren üye ülkelerin “Devlet ve Hükümet Başkanları”ndan oluşan ve “Zirve” (Summit) şeklinde toplanan, ancak 2009 yılında yürürlüğe giren AB Antlaşması (Lizbon Antlaşması) ile ayrı bir AB kurumu halini alan “Avrupa Konseyi” de (European Council) bulunmaktadır. Yasama yetkisi bulunmayan Avrupa Konseyi’nin temel görevi, AB için genel iç ve dış politika ilkeleri belirlemektir.

  • Doğru 20 Avrupa Parlamentosu, klasik anlamda bir parlamento değildir. Yasama yetkisini AB (Bakanlar) Konseyi ile ortaklaşa kullanır. Tek başına aldığı kararlar siyasi ve tavsiye niteliklidir.

    Avrupa Parlamentosu (AP), Türkiye ile ilgili olarak aldığı genellikle eleştiri dozu yüksek kararlar nedeniyle, ülkemizde en fazla gündeme gelen AB organıdır. Ancak AP, sanılanın aksine, üyelerinin doğrudan seçim yolu ile belirlenmesine, ulusal parlamentolara benzer -siyasi parti gruplarına dayalı- bir iç yapıya ve çalışma düzenine sahip olmasına rağmen, klasik ve anayasa hukuku anlamında bir parlamento değildir. Avrupa Parlamentosu, AET’yi kuran antlaşmaların yapıldığı 1950’li yıllarda bir danışma organı olarak düzenlenmiş olmakla birlikte, zaman içinde Kurucu Antlaşmalarda yapılan değişikliklerle yetkileri artırılmıştır. Özellikle, önce Amsterdam Antlaşması ile AP’ye ortak karar alma prosedüründe veto hakkı tanınmış, ardından AB (Lizbon) Antlaşması ile AP, Konsey ile birlikte “ortak yasama erki” (co-legislator) konumuna gelmiştir. Bir AB mevzuatı, ancak bu iki kurum arasında anlaşma sağlanarak çıkarılabilir. Dolayısıyla, demokratik ulusal sistemlerde halk iradesinin parlamentoda ifade edilmesine karşılık, AB’de bu irade, halen AP ile Üye Devlet hükümetlerinin temsil edildiği Konsey arasında paylaşılmış durumdadır. AP’nin tek başına aldığı kararlar (resolution) ise siyasi ve tavsiye niteliğinde olup, Üye Devletleri bağlamaz.

  • Doğru 21 AB, Üye Devletlerinin ekonomik ve mali yapılarının güçlendirilmesi için gerekli önlemleri almakta ve düzenlemeleri yapmaktadır. AB’nin birlik ve dayanışma ilkesi ile hareket etmesi, AB’nin dağılmasını önleyecektir.

    AB’de küresel kriz sonrası, özellikle Avro Alanı’nda ekonomik ve mali sorunlar yaşanmaktadır. Küresel krizden önemli derecede etkilenen AB ülkeleri, kamu açığının yükselmesi, rekabet gücünün azalması, işsizliğin artması, düşük ekonomik büyüme ve durgunluk gibi ekonomik sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Başta Avro Alanı olmak üzere, Üye Devletlerde ekonominin canlanması ve mali yapısı bozulan bankaların kurtarılması amacıyla, ülkeler kamu harcamalarını artırmış, bu da kamu açığı ve kamu borç stoklarında ciddi artışlara yol açmıştır. Başta Yunanistan olmak üzere bütçe harcamalarını kontrol altına alamayan ve gerekli yapısal reformları tamamlayamayan ülkeler, borç krizine girmiştir.

    AB borç krizi, AB’de aynı zamanda ekonomik yönetişimin önemini ve bunun AB çapında geliştirilmesinin gerekliliğini de ortaya koymuştur. Bu nedenle, ekonomik krizlere karşı bir dizi ekonomik yönetişim önlemi de alınmıştır. Bu kapsamda, mevcut ekonomik ve finansal mekanizmalar olan Ekonomik ve Parasal Birlik ile İstikrar ve Büyüme Paktı’nın güçlendirilmesi, Üye Devletlerin ekonomik ve mali açıdan sürekli denetimi ve dengesizliklerin erkenden ortaya çıkarılarak önlemler alınmasına yönelik birçok düzenleme gerçekleştirilmiştir. Bu çerçevede, bir dizi mevzuat düzenlemesi kabul edilmiştir:

    *          İstikrar ve Büyüme Paktı’nın güçlendirilmesine yönelik maliye politikaları ve bütçe denetiminin yanı sıra AB’de makroekonomik dengesizliklerin daha kapsamlı ve gelişmiş gözetimine yönelik Altılı Paket.

    *          Avro Alanı ülkelerinin bütçelerinin denetlenmesi ve izlenmesi, ayrıca mali sorun yaşayan ülkelerin ekonomi politikalarının izlenmesine yönelik İkili Paket.

    *          Üye Devletlerde bütçe dengesinin gözetilerek mali disiplinin güçlendirilmesi amacıyla yürürlüğe giren, Ekonomik ve Parasal Birlik’te İstikrar Koordinasyon ve Yönetişim Antlaşması. Antlaşma ile otomatik yaptırımlar ve daha sıkı bir denetim için bütçe dengesi kuralı getirilmiştir. Antlaşmayla, Üye Devletlerin yıllık yapısal bütçe açığının nominal GSYİH’ye oranının binde 5’i aşmaması gözetilerek, bu şartın ulusal anayasalarda yer alması öngörülmüştür.

    *          Üye Devletler arasında rekabet gücünün ve istihdamın artırılması, kamu maliyesinde sürdürülebilirliğin sağlanması ve finansal istikrarın güçlendirilmesi amacıyla oluşturulan Avro Paktı.

    *          Üye Devletlerin bütçe ve ekonomi politikalarını AB düzeyinde kabul edilmiş hedef ve kurallara uydurarak, döngüsel bir süreç içinde koordine etmelerini amaçlayan Avrupa Sömestri. Avrupa Sömestri kapsamında Avrupa 2020 Stratejisi’nin ortaya koyduğu büyüme ve istihdam stratejileri doğrultusunda yapısal reformlar, İstikrar ve Büyüme Paktı doğrultusunda mali politikalar ve aşırı makroekonomik dengesizliklerin önlenmesine yönelik olarak politika koordinasyonu sağlanmaktadır.

    *          Avrupa 2020 Stratejisi, AB’nin ekonomik ve mali krizden çıkışını sağlamak amacıyla daha akıllı, sürdürülebilir ve kapsayıcı büyüme ve istihdam için stratejiler ortaya koyar. Avro Paktı ve Avrupa Sömestri’nin de çıkış noktası bu stratejidir.

    Ayrıca mali sorunlar yaşayan Üye Devletlerin destekle mesi için iki fon kurulmuştur.

    AB, her zaman birlik ve dayanışma halinde olma ilkesiyle hareket etmektedir. Başta Yunanistan olmak üzere, sorun yaşayan ülkelerin Avro Alanı’ndan çıkarılmayacağına ilişkin AB kurumları ve önde gelen Üye Devletler tarafından yapılan açıklamalar da bu dayanışmanın bir göstergesidir.

  • Doğru 22 İngiltere’nin AB’ye ilişkin referanduma gidecek olması, İngiltere’deki Muhafazakâr Parti tarafından iç siyasette puan toplama kaygısının da etkisiyle verilmiş bir karar olup, olası bir AB’den çıkış senaryosunun İngiltere’nin ulusal çıkarlarına vereceği zarar telafi edilemez olacaktır. Öte yandan, ekonomi ve güvenlik açısından getireceği tüm kazanımların ötesinde, AB üyeliğinin Türkiye için İngiltere’den farklı olarak, demokratikleşme ve reform sürecine katkıları da göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür.

    İngiltere’nin Muhafazakâr Parti Başkanı ve Başbakanı David Cameron’ın 23 Ocak 2013’te, partisinin 2015 yılında gerçekleşecek seçimleri kazanması halinde İngiltere’nin AB’ye üyelik koşullarını yeniden gözden geçirilmesi talebinde bulunacağını ve bunun karşılanmaması halinde, İngiltere’nin 2017 yılı sonuna kadar AB üyeliğini referanduma taşıyacağını duyurması, AB genelinde İngiltere’nin AB’den çıkabileceği yönünde tartışmalara yol açmıştır. Bu tartışmalar, Türkiye-AB ilişkileri bağlamında, AB’ye şüpheci yaklaşan çevrelerin de elini güçlendirmiş ve mevcut üyelerin dâhi içerisinde bulunmak istemediği bir Birliğe girmek yerine, alternatif iş birliklerini değerlendirmesi gerektiği şeklinde bazı yorumlara yol açmıştır.

    Öncelikle, İngiltere’nin AB içerisinde her zaman farklı bir ortak olduğunu hatırlamak gerekmektedir. İngiltere’nin AB üyeliği, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle tarafından iki kez veto edilmiş ve İngiltere 1973 yılına kadar AB bütünleşmesinin dışında kalmıştır. İngiltere, daha gevşek ve hükümetler arası bir AB yapısını tercih etmekte ve Westminster’dan Brüksel’e yetki devrine mesafeli yaklaşmaktadır. Bilindiği üzere İngiltere, Schengen Anlaşması ve ortak para birimi avro başta olmak üzere AB’nin birçok ortak politika alanına katılmamayı (opt-out) tercih etmiştir. Özellikle Avro Alanı’ndaki borçlanma krizinin derinleşmesiyle, krizin üstesinden daha fazla bütünleşme ile gelinebileceği görüşünün egemen olmaya başlaması ve AB düzeyinde krize karşı ortaya konulan girişimler, mali hizmetlerin ekonomisinde önemli bir yere sahip olduğu İngiltere’de AB’ye şüpheyle yaklaşanların (Euroskeptic) endişelerini artırmış ve AB’nin reforme edilmesi taleplerini artırmıştır. Bu bağlamda, Başbakan Cameron’ın AB üyeliğinin referanduma götürülmesi açıklamasının arka planında, Muhafazakâr Parti parlamenterlerinin baskıları ve iç siyasette puan toplama kaygı