Y ü k l e n i y o r
AB Bilgi Merkezleri
Avruba Birliği Türkiye Delegasyonu
EN YENİ DOĞRU BİLİNEN YANLIŞ
YANLIŞ: Genişleme AB tarım politikasına zarar vermiştir.

SİZ SORUN

 

  • Doğru 1 Türkiye, üyelik için gerekli koşulları krşıladığında AB Üye Devletleri arasında yerini alacaktır.

    Türkiye ile AB arasındaki ilişkinin hukuki temeli, 1963 yılında imzalanan ve nihai hedefi tam üyelik olan Ankara Anlaşması’na dayanmaktadır. Bu anlaşma ile başlayan süreç, tam üyelik perspektifimizi AB hukukunun bir parçası
    haline getirmiştir. 1999 tarihli Helsinki Zirvesi’nde, 15 AB Üye Ülkesinin ortak siyasi iradesi ile Türkiye’nin adaylığı
    teyit edilmiş ve diğer aday ülkelerle tam bir eşitlik temelinde ve herhangi bir ön koşula bağlı olmaksızın değerlendirileceği
    belirtilmiştir. Türkiye’nin Kopenhag Siyasi Kriterleri’ni yeterli düzeyde karşıladığına ilişkin Komisyon tavsiyesi üzerine, 2004 yılı Aralık ayındaki AB Zirvesi’nde, katılım müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılması kararlaştırılmıştır. Müzakereler başladıktan sonra tam üyeliğin gerçekleşmesi ise, Türkiye ile AB arasındaki katılım müzakerelerinin ana hatlarını ortaya koyan Müzakere Çerçeve Belgesi’nde de belirtildiği gibi, Türkiye’nin AB müktesebatına uyum konusundaki çabalarıyla doğru orantılıdır.

    Türkiye dâhil müzakere sürecindeki diğer ülkelerin AB üyesi olabilmesi için hangi koşulları yerine getirmesi gerektiği, açık ve net biçimde ortaya koyulmuştur. Söz konusu aday ülkenin AB müktesebatı adı altında düzenlenen tüm AB standart ve kurallarına uyum sağlaması, AB kurumlarının ve Üye Ülkelerin onayının alınması ve söz konusu aday ülkenin atandaşlarının (ulusal parlamentoda ya da referandum yoluyla) onayının alınması gerekmektedir.

    Buna karşın, Türkiye’de “ne yaparsak yapalım AB bizi almaz” ön yargısı oldukça yaygındır. Bu ön yargının oluşmasının temel sebepleri arasında, Türkiye-AB ilişkilerinin uzun geçmişi; bu süre zarfında Merkez ve Doğu Avrupa ülkeleri ile katılım müzakerelerine birlikte başladığımız Hırvatistan üye olurken, Türkiye’nin aday ülke olarak kalmaya devam etmesi; AB müzakere sürecinin asimetrik yapısı ve diğer aday ülkelerin tecrübelerinin kamuoyu tarafından yeterince bilinmemesi nedeniyle, AB müktesebatına uyum konusunda atılması gereken bazı adımların sadece Türkiye’den talep edildiğinin düşünülmesi yer almaktadır. Ayrıca AB ülkelerinde Türkiye’nin üyeliğine, din ve kültür farklılığı, nüfus yoğunluğu, coğrafi konum, ekonomik sorunlar gibi nedenlerle karşı çıkan çevrelerin açıklamaları da, kamuoyundaki ön yargının oluşmasında
    son derece etkilidir.

    Kuşkusuz, AB ülkelerinde tüm kesimlerin Türkiye’nin üyeliği ile ilgili olarak aynı görüşte olmasını beklemek mümkün değildir. Türkiye’nin katılımını destekleyenlerin yanı sıra karşı çıkanların da olması doğaldır. Ancak AB, bir ilkeler ve kurallar sistemidir. Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler hukuki bir temele dayanmaktadır. Üye Ülkeler, Türkiye’nin üyeliği yönündeki siyasi iradelerini çok net bir biçimde ortaya koymuştur. Türkiyegerekli koşulları yerine getirdiği halde AB’nin Türkiye’nin üyeliğine “hayır” demesi, Birliğin kendi kendisiyle çelişmesine ve dünya kamuoyundaki itibarının tümüyle sarsılmasına neden olacaktır. Bu nedenle Türkiye AB müktesebatına uyum çalışmalarına kararlılıkla devam ederken, AB kamuoyuna da Türkiye’nin üyeliğinin önemi ve olumlu getirilerinin doğru bir iletişim stratejisiyle aktarılması halinde, AB üyelik hedefine hızla ulaşılacak ve kamuoyundaki bu tür ön yargıların güçlenmesinin önüne geçilecektir.

  • Doğru 2 AB, tek bir din ve kültüre dayanmayan, aksine zengin bir çeşitliliği bünyasinde barındıran sosyokültürel bir mozaiktir.

    AB’nin genişleme süreci ve ortak bir Avrupa kimliği tanımlama çabaları, Birliğin harcını oluşturan ortak değerlerin tartışılmasını gündeme getirmiştir. Bu kapsamda ortaya çıkan “AB bir Hristiyan Kulübü’dür” yönündeki söylemlere sadece ülkemizde değil, AB’de de sıkça rastlanmaktadır.

    Bu anlayışın kökeninde, “Avrupalı” olmayı geçmiş tecrübelere indirgeyen bir Avrupa kimliği ve Avrupa kültürü anlayışı vardır. Avrupa’da bazı çevrelerde dile getirilen bu söylem, AB’nin Hristiyan köklerine vurgu yaparak, ortak dini mirasın “Avrupa kimliğinin” en belirleyici unsurlarından biri olduğu iddiasına dayanmaktadır. Türkiye-AB ilişkilerinde sorun olarak görülen Avrupa kimliği tartışmalarında, AB’nin Hristiyan köklerine vurgu yapan ve bu çerçevede bir gelecek tasavvur eden bu düşünceye göre, Müslüman kimliği nedeniyle “Avrupalı” olarak değerlendirilmeyen Türkiye’nin AB üyeliği söz konusu olamayacak; Türkiye’nin tam üye olması gibi bir olasılık ise AB’nin sonunu getirecektir. Benzer şekilde, Türkiye’de de bir yandan, “AB’nin Hristiyan bir kulüp” olmasının Türkiye’nin AB’ye alınmamasının asıl nedeni olduğu iddia edilirken, öte yandan bu argüman Türkiye’nin üyelik hedefine karşı da ileri sürülmektedir. Bu yaklaşıma göre, Türkiye’de nüfusun çoğunluğunun Müslüman olması, bir kültürel uyumsuzluğa neden olmaktadır ve AB, bu sebeple Türkiye’yi istememektedir. Ayrıca AB üyeliği, Türkiye’nin öz kimliği ve kültüründen uzaklaşmasına neden olacağı için kaçınılması gereken bir durumdur.

    Avrupa’da, AB’nin Hristiyan dini temelinde şekillenerek, Hristiyan bir kulübe dönüşmesi gerektiği inancını taşıyan bir düşüncenin varlığına rağmen, belirleyici olan hususlar, AB’nin dayandığı temel ilkeler, AB’nin amaç ve nitelikleri, yani Avrupa’daki “genel” yaklaşımdır. 1950’li yıllarda ortaya çıkan bütünleşme düşüncesinin temelinde, iki dünya savaşında yaşanan acı tecrübelerin üstesinden gelerek, çoğulcu yapıda bir siyasi birlik oluşturmak yatmaktadır. Bütünleşme projesi ile yaratılmak istenen bu birliğin harcını oluşturan değerler, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi evrensel normlar olarak tanımlanmıştır. Ayrıca, bünyesinde pek çok farklı dine, mezhebe ve inanca mensup bireyleri barındıran AB, diğer tüm dinlere açık olan bir değerler sistemidir. Dolayısıyla, AB’yi “Hristiyan bir kulüp” olarak değerlendirerek, tek bir dinin hâkimiyetine indirgemek, Birliğin üzerine inşa edildiği evrensel değerler ve temel ilkelerini oluşturan çoğulculuk
    ve hoşgörü anlayışı ile çelişmektedir. Bunun yanında, “Hristiyan kulübü” olma iddiasını AB’nin resmi olarak reddettiği ve Kurucu Antlaşmalarda ve AB Anayasası olarak bilinen Lizbon Antlaşması’nın da hiçbir maddesinde “Hristiyan” ifadesine yer verilmediği görülmektedir. AB Antlaşması, Birliğin “Avrupa’nın kültürel, dinî ve insani mirasından ilham aldığını” söylemekle birlikte, “demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü” gibi “evrensel” değerlere saygı gösteren her “Avrupalı ülke”nin AB’ye üye olarak katılabileceği söyleyerek, AB’nin çok kültürlülüğe ve çok dinliliğe saygı ve hoşgörüsünü kanıtlamaktadır.

    Son olarak, bugün tüm Avrupa’da yaklaşık 45 milyon Müslüman kökenli insanın yaşaması ve önümüzdeki yıllarda yalnızca Avrupa’nın doğusunda değil, Batı Avrupa’da bu nüfusun büyük ölçüde artış göstereceği tahminleri, AB’nin içinde bulunduğu çok kültürlü ve çok dinli yapıyı açıkça ortaya koymaktadır.

  • Doğru 3 Türkiye’nin AB’ye tam üye olması bölünmesine değil, aksine, siyasi ve ekonomik istikrarını artırarak, toplumsal uzlaşı kültürünün güçlenmesine neden olacaktır.

    AB üyeliğinin bölünmeyi de beraberinde getireceği endişesi, çoğunlukla bireysel hak ve özgürlükleri genişleten Kopenhag Siyasi Kriterleri’ne uyum sürecinde dile getirilmektedir. Oysa AB’nin temel değerler olarak benimsediği bu evrensel ilkelere uyum sağlamak, tüm aday ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de demokrasinin güçlendirilmesine önemli katkı sağlayacaktır.

    Vatandaşların temel hak ve hürriyetlerinin güvence altına alındığı; bireylerin kendilerini özgürce ifade edebildiği; dil, din, ırk, kültür farklılıkları nedeniyle ayırımcılığa maruz kalmadığı; demokratik ve şeffaf bir hukuk devleti anlayışının var olduğu bir ülkenin ulusal bütünlüğünün bozulması ve bölünmesi endişesi, son derece yersizdir.

    Bugüne dek AB üyesi olup da bölünen hiçbir ülke yoktur. Aksine, AB’nin dayandığı bu temel evrensel ilkeleri reddederek
    demokrasiyi, insan haklarını ve hukuk devletini yok sayan, otoriter rejimlerle yönetilen ülkelerin bölünme tehdidi ile karşı karşıya kaldığı bilinmektedir. Bu açıdan, AB’nin savunduğu bu evrensel ilkeler, kesinlikle bir bölünme tehdidi olarak algılanmamalıdır.

    AB sürecinde Türkiye’de önemli birçok siyasi, ekonomik ve sosyokültürel değişim yaşanmaktadır. Bu değişimler ele alındığında, AB üyeliğinin Türkiye’nin bölünmesine sebep olmaktan ziyade, ülkeye birçok katkı sağlayacağı bir gerçektir. Örneğin, siyasi açıdan değerlendirildiğinde AB üyeliği; Türkiye’nin çağdaş bir toplum olarak yapılanmasına; çağdaş siyasal değerlere; bireysel hak ve özgürlüklere sahip olunmasına; bununla birlikte ülke içinde güvenliğin ve istikrarın sağlanmasına; Avrupa kıtasında önemli bir aktör haline gelinmesine; özellikle Orta Doğu, Kafkaslar, Orta Asya, Karadeniz ve Doğu Akdeniz bölgelerinde önemli bir bölgesel güç olunmasına önemli katkı sağlayacaktır.

    Öte yandan, ekonomik kazanımlar çerçevesinde AB üyeliği; çağdaş ekonomik yapılanmanın yanı sıra güvenli ve geniş bir pazara sahip olunmasına; ekonomik gelişmişlik, zenginlik ve istikrara; bununla birlikte bölgesel enerji kaynakları üzerindeki etkinliğinin artmasına ve Orta Doğu, Kafkaslar, Orta Asya, Karadeniz ve Doğu Akdeniz bölgelerinde ekonomik etkinliğin geliştirilmesine katkı sağlayacaktır. Yine AB üyeliğinin gereği olan ekonomik kriterlere uyum, Türkiye’nin temel sorunlarından birini oluşturan ekonomik ve sosyal dengesizliğin aşılmasına da büyük katkı sağlayacaktır.

    Türkiye, tüm gelişmekte olan ülkeler gibi sürdürülebilir büyümeyi sağlama, yatırımlarına kaynak üretme ve istihdam yaratma sıkıntısı çekmekte, yabancı yatırımlara ihtiyaç duymaktadır. AB üyesi bir Türkiye’nin, uluslararası piyasalarda daha güvenli ve istikrarlı bir ülke olarak algılanacağı ise şüphesizdir. Ayrıca, Türkiye’nin bölgesel politika kapsamında katılım öncesi süreçte yararlanacağı AB yardımları ve üyelik sonrası açılacak olan yapısal fonlar da bölgeler arası farklılığın azaltılmasına ve refah düzeyinin yükselmesine neden olacaktır.

    Son olarak, sosyokültürel kazanımlar kapsamında ise AB üyeliği; çağdaş kültürel değerlerle etkileşime girerek Türk kültürünün gelişmesine ve bölge ülkelerine öncülük etmesine; ırkçılık ve aşırı dini akımlarla mücadele etmesine; kültürler arası çatışmanın engellenmesine ve kültürler arası uzlaşmanın sağlanmasına yardımcı olacaktır. Bu bağlamda Türkiye, AB üyelik hedefi ile daha demokratik, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğü ve sosyal adalet prensiplerine dayanan, sürdürülebilir büyümeyi yakalamış, adil gelir dağılımına sahip bir refah devleti olacaktır. Bütün bunlar göz önüne alındığında, AB entegrasyon süreci veya AB üyeliğinin Türkiye açısından bölünme tehdidi değil, aksine toplumsal uzlaşma kültürünü güçlendirecek ve ulusal bütünlüğü perçinleyecek bir fırsat oluşturduğu açıktır.

    Nitekim Türkiye’nin, AB’ye üye olduğu takdirde küresel güç merkezi olma yönünde bir adım daha ileriye gideceği ve AB’nin etkin bir üyesi olarak küreselleşen dünyada ve rekabetçi bir ortamda düzenin yeniden şekillendirilmesinde büyük rol oynayacağı; dolayısıyla AB üyeliği ile birlikte Türkiye’de başta güvenlik olmak üzere, demokratik, refah ve zenginlikle sürdürebilecek yeni bir siyasi düzenin oluşturulması daha muhtemel bir çıkarım olarak değerlendirilebilir.

  • Doğru 4 AB, Üye Ülkelerin farklı kültür ve kimliklerinden oluşan sosyokültürel bir mozaiktir. Hiçbir Üye Ülkenin, AB’ye girdiğinde kendi kültürel değerlerinden ve kimliğinden feragat etmesi söz konusu değildir. Aksine, AB’yi AB yapan, “çeşitlilikte birlik” sloganı ile ifade edilen, bu renkli mozaiğin yarattığı zenginliktir.

    Türkiye’de, AB’ye üye olunduğunda örf, adet ve geleneklerin bozulacağı ve toplumsal kimliğin yok olacağına dair “AB şüpheciliği” olarak tanımlanabilecek bir ön yargı, siyasi ve kamusal tartışmalarda zaman zaman dile getirilmektedir. Kuruluş yıllarında sadece altı üyesi olan ancak farklı zamanlarda yeni üyelerin katılımı ile bugün 28 üyeden oluşan bir Birlik halini alan AB, farklı diller konuşan, çeşitli ırk ve kültürlere mensup ülkelerden oluşmaktadır. Bu farklılıklara ve çeşitliliğe rağmen Avrupa bütünleşme sürecinin asıl amacı, “Avrupa halkları arasında daha yakın bir birlik” oluşturmaktır. Bu anlayışın sonucu olarak, “çeşitlilikte birlik” sloganını benimseyen AB, Birlik içindeki kültürel çeşitlilik ve farklılığın korunmasına özel hassasiyet göstermektedir. Demokrasi, insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü gibi ortak değerler ve ekonomik çıkarlar etrafında bir araya gelen ülkelerin oluşturduğu Birlik, tüm Üye Ülkelerin ve vatandaşların ulusal, kültürel, dinsel ve dilsel çeşitliliğinin getirdiği zenginliği ve dinamizmi, güce dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Tüm Kurucu Antlaşmalarda, Avrupa halklarının kültürleri ve geleneklerinin çeşitliliğine ve Üye Ülkelerin ulusal kimliklerine saygı gösterilerek, kültürlerinin gelişmesine verilen destek ifade edilmektedir.

    Üye Ülke vatandaşlarının AB’ye duydukları aidiyet hissi olarak da tanımlanabilecek olan “Avrupalı” kimliği, hem ortak bir geçmişe ve ortak değerlere dayanan kültürel bir kimlik hem de AB’ye üye olan ve müzakere sürecindeki ülkelerin siyasi ve ekonomik bütünleşmesini ifade eden politik bir kimlik olarak tanımlanabilir. Bu çerçevede, “Avrupalılaşma” olarak adlandırılan AB entegrasyon süreci ile birlikte Avrupalı kimliği, ulusal, bölgesel ve yerel kimlikleri etkileyerek dönüşüme maruz bırakmıştır. Ancak bu değişim, AB Üye Ülke vatandaşlarının kendi örf, adet, geleneklerini ve ulusal kimliklerini korumasını engellememiştir. Aksine, AB vatandaşları, ulusal kimlikleri yanında ulusüstü bir kimlik olarak Avrupa kimliğini de sahip oldukları toplumsal kimliklerden biri olarak görmüşlerdir. Bu şekilde, bir AB vatandaşı kendini hem Fransız hem de Avrupalı olarak tanımlamıştır. Toplumsal kimliklerin AB bütünleşme süreci ile değişimine rağmen Avrupa’da yapılan
    tüm istatistikler, Avrupalıların halen kendilerini öncelikle ulusal kimlikleri ile tanımladıklarını, yani önce bir Alman, Fransız ya da İngiliz olarak hissettiklerini göstermektedir. Benzer şekilde Türkiye de AB üyelik sürecinden ve Avrupa kimliğinden etkilenmiş, bu sayede toplumsal kimliğini oluşturan geleneksel özellikleri muhafaza ederek modernleşme ve Batılılaşmanın kazandırdığı yeni özellikler ile bir sentez oluşturma çabasına girişmiştir. Esasında, oluşturulmaya çalışılan bu sentezin bir asırdan uzun bir geçmişi vardır. Avrupa ülkeleri ile derin tarihi ilişkileri bulunan Türkiye, Osmanlı Devleti’nin 1839 yılında ilan ettiği Tanzimat Fermanı’ndan bu yana, kendi kültürel değerlerini koruyarak Batı’ya yönelmiştir. Türkiye’nin AB üyeliği, kendi toplumsal kimliğinden, geleneklerinden ve değerlerinden feragat etmesi sonucunu doğurmayacaktır. Dahası, AB üyesi olan bir Türkiye, bu sayede muhafaza ettiği kimliği ve değerlerini AB ülkelerine tanıtma ve diğer ülkelerin kültürlerini daha yakından tanıma imkânı bulacak; AB’nin ulusal kültürlerin korunması ve teşvik edilmesine yönelik politikaları ve ulusal kültürlerin korunmasına dair programlarından ve mali desteklerinden yararlanacaktır. Sonuç olarak, Türkiye, AB ailesinin bir ferdi olmakla, tarihsel ve toplumsal mirasını ve zengin kültürünü daha iyi koruyup tanıtabilecek, çok kültürlü bu Avrupa mozaiğine farklı bir renk getirerek diğer AB üyeleriyle arasındaki kültürel diyaloğun gelişmesine katkıda bulunacaktır.

  • Doğru 5 AB üyeliğiyle birlikte ulusal egemenlik hakları devredilmeyecektir. Burada esas olan, Üye Devletlerin de dâhil olduğu ortak bir karar alma mekanizmasına belirli konularda egemenlik aktarımında bulunulmasıdır.

    AB adaylığı sürecinde yanlış anlaşılan konulardan birisi de tam üyelikle birlikte ulusal egemenlik haklarının Brüksel’e devredileceği görüşüdür. Hâlbuki AB üyeliği, Üye Devletlerin tüm egemenlik haklarından feragat etmesi sonucunu doğurmaz: Üye Devletler, ulusal egemenlik yetkilerinin bir bölümünü, karar mekanizmasında kendilerinin de yer aldığı AB karar organlarına aktarmak suretiyle, tüm AB adına egemenliği paylaşırlar.

    Bilindiği gibi, AB’ye tam üyelik, uluslararası değil, ulusüstü bir örgüte ve hukuk sistemine katılmak anlamına gelir. AB’nin bu ulusüstü yapısı ise kendi hak ve yetkilerine sahip olmasını gerektirir. İşte bu nedenle, ortak amaçların gerçekleştirilmesi hedefi etrafında birleşen AB Üye Devletleri, bunlara ulaşmak için bazı hak ve yetkilerini Birliğe devretme yolunu seçmiştir. Üye Devletlerden devraldığı bu egemenlik parçaları ile kendine bir “egemen yetki alanı” yaratan AB, bu yetkileri kullanarak tüm Üye Devletleri doğrudan ya da dolaylı biçimde bağlayıcı hukuk normları koymaktadır. Ancak söz konusu devir ile birlikte Üye Devletler söz haklarını kaybetmez. Nitekim AB Üye Devletleri, Birliğe yetkilerini devrettikleri alanlarda nasıl bir ortak politika izleyeceklerine birlikte karar vermektedir. Yani bir başka ifadeyle bu yetkiler, Üye Devletlerin de dâhil olduğu kolektif bir karar alma mekanizması tarafından kullanılmaktadır. Öte yandan, AB’nin, ancak Kurucu Antlaşmalarla kendisine tanınan yetkileri, yine ancak kendisine verilen amaçların sınırları dâhilinde kullanabilmekte olduğu da unutulmamalıdır. Bunun dışındakiler, Üye Devletlerin ulusal yetkileri kapsamında bulunmaktadır. Yani, AB Üye Devletlerinin topyekûn bir egemenlik devrinde bulunması ya da tüm egemenlik haklarını ortak kullanıma bırakmaları, söz konusu değildir.

    AB Kurucu Antlaşmaları uyarınca Üye Devletler tarafından AB’ye aktarılmış olan ve münhasır yetki adı verilen yetkilere baktığımızda, bu yetkilerin sınırlı alanları kapsadığı görülmektedir. Bu alanları ise iç pazarın işleyebilmesi için gerekli olan rekabet kuralları, para politikası (avroyu kullanan ülkeler için), Ortak Ticaret Politikası, Gümrük Birliği ve Ortak Balıkçılık Politikası altında yer alan biyolojik deniz kaynaklarının korunması oluşturmaktadır. Bunun dışındaki diğer politika alanlarında AB’nin yetkisi, Üye Devletler ile birlikte paylaşılan yetki, tamamlayıcı, destekleyici ve eşgüdüm sağlayıcı eylem ile sınırlıdır.

    Türkiye AB’ye tam üye olduğunda, yukarıda belirtilen alanlarda AB’ye egemenlik aktarımında bulunacak ve bu alanlardaki yetkilerini, AB çatısında altında, kendisinin de içinde bulunduğu bir karar alma mekanizmasına devretmiş olacaktır. Böylece Türkiye, bu alanlara ilişkin ortak kararların alınacağı masada yerini alacaktır. Bu nedenle, Türkiye’nin AB tam üyeliğinin egemenlik devri değil ama egemenlik paylaşımı getireceğini ifade etmek daha doğrudur. Türkiye’nin AB’ye üye olması halinde Almanya’dan sonra ikinci büyük nüfusa sahip Üye Devlet olacağından yola çıkarak, AB kurumlarında ve karar alma sürecinde önemli ağırlığı olacağını da akılda tutmak gerekir.

    Görüldüğü gibi, AB’ye tam üye olan ülkelerin hangi alanlarda Birliğe münhasır yetki verdikleri, hangi alanlarda yetki paylaşımına gittikleri hukuken belirlenmiştir. Böyle bir yapı oluşturulmasının ardında, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasi ve hukuki açıdan da daha güçlü bir entegrasyon yaratma arzusu vardır. AB tam üyeliğinin ardından Türkiye, bu ulusüstü topluluğun bir parçası olarak, bir yandan belirli alanlarda egemenlik aktarımıyla Birliğin ortak hedeflerini destekleyecek, öte yandan bu hedeflere ilişkin politikaların belirlendiği karar alma mekanizmasında yer almak suretiyle bir üst egemenliği paylaşarak dünyada söz sahibi bir gücün karar alıcılarından biri haline gelecektir.

    AB Üye Devletlerinin tümü, büyüklüklerine ve güçlerine bakılmaksızın, Birlik içinde aynı sistem ve kurallara tabidir. Bugün Birlik üyesi olan ve uluslararası alanda önemli siyasi ve ekonomik güce sahip Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkeler egemenlik haklarını AB ile ne kadar paylaştılarsa, Türkiye de o kadar paylaşacaktır. Herhalde hiç kimse bu ülkelerin tüm egemenlik yetkilerini AB’ye devrettiklerini ve Brüksel’den idare edildiklerini iddia edemez. Dolayısıyla, AB tam üyeliği sonrasında ülkemizin Brüksel’den idare edileceği iddiasının da gerçeği yansıtmadığı açıktır.

  • Doğru 6 AB, tüm aday ülkelerden uyulmasını beklediği bazı temel kriterlere sahiptir. Ancak bu beklentiler, Türkiye’nin içişlerine karışmak değil; Avrupa standartlarının getirisi olarak, diğer üyelerle ortak paydada buluşmak için belirlenmiş taleplerdir.

    Bir aday ülkenin AB üyesi olabilmesi için temel bazı koşul ve kriterleri yerine getiriyor olması gerekmektedir. Kopenhag Kriterleri olarak bilinen siyasi, sosyal ve ekonomik alanı düzenleyen bu kriterler, aslında AB’yi AB yapan kurallar zinciridir. Söz konusu kriterlerin yerine getirilmesinin Türkiye’nin içişlerine karışılması gibi algılanması, en başta AB’nin sistematik yapısı ve AB-Türkiye ilişkileri hakkındaki eksik ve yanlış bilgilerin ürünüdür. Nitekim bu kriterler, sadece Türkiye’nin üyelik süreci için ortaya koyulmuş özel kural ve düzenlemeler değildir ve Maastricht Antlaşması’nı takiben adaylık statüsünü elde etmiş tüm aday ülkeler için de bağlayıcıdır. Öte yandan AB ile yürütülen müzakere sürecinde Türkiye’de yapılan reform çalışmaları, Türk halkının refah düzeyini artırma hedefiyle, Türkiye’nin daha demokratik bir ülke olması yolunda atılan adımlar olarak düşünülmelidir. Kopenhag siyasi kriterleri olarak ifade edilen insan haklarının korunması, demokrasinin her alanda etkinleştirilmesi, hukuki devlet anlayışı, din, ifade, basın, cinsiyet ve ırk özgürlüğü gibi temel değerlerin toplum içinde içselleşmesi, bir ülke için AB’nin üyelik hedefinden bağımsız olarak da benimsenmesi gereken değerler bütünüdür.

    Bugün Türkiye’nin bölgesinde iyi işleyen bir piyasa ekonomisi ve güçlü bir demokrasi olarak öne çıkmasında, hiç kuşkusuz Kopenhag Kriterleri’ne uyum kapsamında atılan adımların, kabul edilen yasal düzenlemelerin, oluşturulan kurum ve yapıların etkisi büyüktür. AB üyelik kriterlerini karşılayan bir Türkiye, siyasi, sosyal ve ekonomik alanda yükselen standartları ile sadece bölgesinde ve uluslararası arenada saygınlığını ve gücünü artırmakla kalmayacak, aynı zamanda AB içerisinde de etkin bir Üye Devlet olacaktır.

  • Doğru 7 AB üyeliği için müzakere başlıkları altında düzenlenen müktesebata uyumun yanı sıra gerek AB, gerek Türkiye kamuoyunun desteğinin de alınması gerekmektedir.

    Bir ülkenin AB üyeliği, 35 başlıkta yürütülen müzakerelere bağlı olduğu kadar, hem aday ülkede hem de AB genelindeki kamuoylarının, söz konusu aday ülkenin AB üyeliğine olan desteğine de bağlıdır. Başka bir deyişle, teknik müzakerelerde bir aday ülke ne kadar başarılı olursa olsun, kamuoylarının desteği olmadan üyeliğin gerçekleşmesi söz konusu değildir. Özellikle Türkiye için bu gereksinim, ülkemizin daha adaylık  statüsündeyken kimi AB üyesi  ülkelerin hükümetleri tarafından verilen “referandum” kararları ile çok daha önemli bir hal almıştır.

    Hâlihazırda 28 üyeli AB’de iki ülke (Fransa ve Avusturya), Türkiye’nin katılım müzakerelerini tamamladığı noktada, ülkenin AB üyeliğini referanduma götürme kararı almıştır. Ancak gerek Fransa, gerekse Avusturya’da alınan kararlarda “referanduma gidebilirim” denilmiş; “ille de referanduma gideceğim” denmemiştir. Her iki ülkede de Türkiye’nin AB üyeliği konusunda referandum yapılıp yapılmayacağına, bu ülkelerde o dönem görevde olacak hükümetler karar verecektir.

    AB üye ülkelerinde Türkiye’nin üyeliği ile ilgili referandum yapılmasından bağımsız olarak, Avrupa kamuoylarının Türkiye’nin AB üyeliğine olan desteğinin
    kazanılması, teknik müzakereler kadar önem arz eden bir konudur. Avrupa kamuoylarının “kalplerini” ve “akıllarını” kazanmak, sadece Türkiye için değil, daha önce aday olmuş, aday olan veya ileride aday olacak tüm ülkeler için önemli bir konudur. Bu noktada “iletişim stratejisi” olarak adlandırılan sürecin de teknik müzakereler ile eş zamanlı olarak yürütülmesi, her iki taraf için de gereklidir.

    Bu noktadan hareketle, AB Bakanlığı, 2010 yılında “Türkiye’nin AB İletişim Stratejisi”ni (ABİS) yürürlüğe koymuştur. Söz konusu strateji, Türkiye’nin özelliklerini ve mesajlarını AB üye ülkelerine olumlu bir şekilde iletmek ve Türkiye’nin AB üyeliğine Avrupa kamuoyu desteğini artırmak kadar, Türk kamuoyunun ülkenin AB üyeliğine olan desteğini artırmayı da hedeflemektedir. Bunun yanında birçok sivil toplum kuruluşu da yayın, medya kampanyası, seminer, konferans, sergi düzenlemek gibi yöntemlerle Türkiye’yi AB üye ülkelerinde daha iyi tanıtmak için çalışmaktadır.

    Görüldüğü üzere, iletişim stratejisi çift yönlü bir mekanizmaya sahiptir. Bir tarafta AB içerisinde Türkiye’nin AB üyeliğine olan destek üye ülke, karar alıcılar, medya ve kamuoyları kapsamında artırılırken, diğer tarafta Türkiye içerisinde Türk kamuoyunun AB üyeliğine olan desteğinin yükseltilmesi de amaçlanmaktadır. Dolayısıyla, katılım müzakerelerine paralel olarak iletişim stratejisinin başarılı ve etkili bir şekilde yürütülmesi de ülkemizin AB üyeliği hedefine ulaşması için son derece önemlidir.

  • Doğru 8 Üye Devletlerin dış politikalarının belirlenmesi konusunda AB’nin münhasır yetkisi yoktur. Temel ulusal egemenlik alanları olan Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nda esas olan uluslar üstü bütünleşme değil, hükümetler arası iş birliğidir.

    AB üyeliği ile ilgili doğru bilinen yanlışlardan birisi de üyelikle birlikte Üye Devletlerin dış politikalarının AB tarafından belirleneceğidir. Hâlbuki AB’nin dış politika alanında münhasır bir yetkisi yoktur. Hükümetler arası iş birliği esasına dayanan bu alanda kararlar, temel olarak oy birliği ile alınmakta ve karar alma sürecinde Üye Devletlerin ulusal çıkarlarını yansıtan AB Bakanlar Konseyi (Council of Ministers) ve AB Konseyi (European Council) etkili olmaktadır. Hâlihazırda AB Üye Devletlerinin dünya siyasetine ilişkin olaylara karşı farklı dış politika izlemeleri, bunun en açık kanıtıdır.

    AB’nin inşası sürecinde “ortak dış politika” ifadesi, önceleri Antlaşmalarda yer bulamamış ve bütünleşme ekonomik temelli devam etmiştir. Uzunca bir zaman “Avrupa politik iş birliği” bağlamında hükümetler arası düzeyde devam eden bu süreç, 1980’li yılların sonu, 1990’lı yılların başında yaşanan gelişmeler, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde meydana gelen rejim değişiklikleri gibi olaylar bağlamında şekil değiştirmiştir. Bu nedenle, 1 Kasım 1993’te yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP) oluşturularak, AB’nin üç temel sütunundan hükümetler arası iş birliğinin temeline dayanan, kararların oy birliği ile alındığı ve Üye Devletlerin veto hakkına sahip olduğu “ikinci sütun” (second pillar) olarak kabul edilmiştir. Antlaşma hükümleri uyarınca, ortak dış ve güvenlik politikası, AB’nin yetkisi içine girmez. Bu alandaki konular hassas ulusal egemenlik konuları olarak kabul edildiği için, AB düzeyinde değil, hükümetler arası iş birliği temelinde düzenlenmiştir.

    1 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile AB’nin uluslararası bir aktör olarak görünürlüğünün artırılması, uluslararası arenada daha tutarlı politikalar izlemesinin ve “tek sesle konuşmasının” sağlanması için ODGP’ye de bir takım değişiklikler getirilmiştir. Bunlardan en önemlisi, şüphesiz aynı zamanda Avrupa Komisyonu’nun Başkan Yardımcılığı görevini üstlenecek bir AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi atanması ve Yüksek Temsilciye görevinde yardımcı olmak üzere AB diplomatik servisi görevini görecek Avrupa Dış İlişkiler Servisi’nin kurulması olmuştur. Yüksek Temsilci, ayrıca AB dışişleri bakanlarını bir araya getiren Dışişleri Konseyi’ne de başkanlık etmektedir. Lizbon Antlaşması ile AB’nin üç sütunlu yapısı kaldırılmış, ancak ODGP alanında karar alma süreçlerinde kapsamlı bir değişikliğe gidilmemiştir. ODGP alanında kararlar halen temel olarak oy birliği esasına göre alınmaktadır. Ayrıca Lizbon Antlaşması ile AB tüzel bir kişilik kazanmış ve böylece uluslararası düzeyde yeni haklar elde etmiştir: AB, uluslararası anlaşmalar akdedebilmekte, uluslararası sözleşmelere taraf ve uluslararası kuruluşlara üye olabilmektedir.

    Ekonomik birlikten siyasi birliğe doğru giden yolda AB’nin etkili bir ortak dış politika izleme çabaları halen evrimleşme aşamasındadır. Ancak özellikle son yıllarda uluslararası alanda yaşanan gelişmeler ve Üye Devletlerin bu gelişmeler karşısında izlediği birbiriyle çelişen politikalar, siyasi birlik yönünde atılan adımların gelecekte Birlik tarafından ortak bir dış politikanın uygulanması ile sonuçlanmasının çok güç olduğunu göstermektedir. 2003 yılında Irak’a yapılan askeri müdahale sırasında ve Kosova’nın tanınması konusunda Birlik Üye Devletlerinin yaptıkları farklı dış politika tercihleri, bunun en yakın örnekleridir. Öte yandan, özellikle Lizbon Antlaşması sonrasında daha fazla iş birliği içerisinde çalışma yolunda ilerleyen AB’nin kolaylaştırıcılığında yürütülen üst düzey diyalog kapsamında, Belgrad ile Priştine arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi amacıyla, 19 Nisan’da bir anlaşmaya varıldığı hatırlanmalıdır. Bir diğer örnek, E3+3 (Çin, Fransa, Almanya, Rusya Federasyonu, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri) adına, AB Yüksek Temsilcisi’nin İran’la müzakereleri yürütmesidir. 24 Kasım 2013 tarihinde Cenevre’de gerçekleştirilen yoğun müzakerelerin ardından, uzun vadeli, kapsamlı bir çözüme yönelik yaklaşımı tespit eden ortak bir eylem planı üzerinde anlaşmaya varılmıştır. İlk adım olarak bu kapsamlı çözüme uzanacak sürecin, her iki tarafça altı aylık süreyle alınacak karşılıklı tedbirlerin ilkini kapsaması kararlaştırılmıştır.

    Bu ve benzeri diğer örnekler dikkate alındığında, AB’nin Üye Devletlerin dış politikasını belirleme gibi bir işlevi olmadığı açıkça görülmektedir. Diğer bir deyişle, AB’nin bu alandaki siyasal kimliği henüz oluşum aşamasındadır. Bu nedenle, üyelikle birlikte Türkiye’nin de dış politikasının AB tarafından belirlenmesi söz konusu olmayacaktır. Bugünkü koşullarda ideal olan, Birliğin ortak çıkarlarının korunması ve AB’nin uluslararası arenada daha etkili bir aktör olması amacıyla, Üye Devletlerin dış politikalarını belirlerken istişare içinde olmalarıdır.

  • Doğru 9 AB, dünyadaki çok boyutlu bütünleşme projesinin tek başarılı örneğidir. Diğer ülkelerle ikili ilişkilerin geliştirilmesi AB’nin alternatifi değil, ancak tamamlayıcısı olabilir.

    Türkiye-AB ilişkileri her zaman inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. “Uzun, ince bir yol” olarak da tanımlanabilecek olan AB üyelik sürecinin sorunlu zamanlarında, AB’nin Türkiye’nin tek alternatifi olmadığı, bunun yerine başka ülkelerle ilişkilerin geliştirilerek iş birliğine gidilmesinin ve yeni ortaklıklar kurulmasının Türkiye’nin çıkarlarına daha uygun olduğu sıklıkla dile getirilen bir görüştür. AB üyeliğinin gerçekleşmemesi ihtimaline karşı bir önlem olarak da değerlendirilen bu görüş, Türkiye’nin dünyanın farklı bölgeleriyle iş birliğine gidebileceği belirtilmekte; “İslam dünyasının lideri olalım”, “Orta Asya’ya yönelelim”, “ Rusya, Ukrayna ve Kafkasya ile birlikte hareket edelim” ya da “Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılalım” gibi fikirler ortaya atılmaktadır.

    Bununla birlikte, bir modelin alternatifinin onunla benzer özellikler taşıyan veya onunla kıyaslanabilir bir başka model olması gerektiği göz ardı edilmemelidir. Günümüz uluslararası ilişkilerinde büyük kutuplaşmalardan ziyade ülkelerarası dayanışma ve iş birliği önem kazanmış ve ekonomik temelli çeşitli bölgesel örgütlenmeler oluşmuştur. Ancak ülkelerarası ilişkilerin geliştirilmesi ya da uluslararası örgütlere üyelik ile oldukça boyutlu bir entegrasyonun parçası olmak birbirinden çok farklıdır. AB’nin alternatifi, ancak benzer nitelikte ve bütünleşme amacı taşıyan bir yapı olabilir. Ancak, bölgemizde ekonomik ve siyasi getirileri AB düzeyinde olan böyle bir bütünleşme hareketi bulunmamaktadır. Alternatif olarak ileri sürülen diğer örgüt ve yapılanmalardan farklı olarak ülkemizin tam üyelik yolunda ilerlediği AB, iş birliğinin ötesinde bütünleşme amacı taşıyan, dünyadaki çok boyutlu uluslar üstü bütünleşme projesinin tek başarılı örneğidir. Ekonomik temeller üzerine inşa edilmiş olan AB’nin bünyesine zamanla siyasi ve sosyal boyut da dâhil olmuştur. AB’nin geçmişte yaşanan her ekonomik ve siyasi krizde olduğu gibi bugün yaşanan krizden de güçlenerek çıkabilecek güçte bir Birlik olduğu ve küresel aktör olarak potansiyeli göz önüne alındığında, Türkiye’nin AB üyeliğine alternatifi olmadığı görülmektedir. AB üyesi olan bir Türkiye’nin, bu büyük gücün bir parçası olarak gerek bölgesinde gerek uluslararası alanda etkinliğini çok daha fazla artıracağı açıktır.

    Yavaş ilerlediği ve kimi zaman durma noktasına geldiği söylenen müzakere sürecine rağmen, AB norm ve değerlerinin Türkiye’de demokratikleşme ve siyasi istikrarın korunmasındaki rolü ve dünyadaki ekonomik ve mali kriz ortamında AB’nin hala Türkiye’nin en önemli ekonomik ortağı olduğu gerçeğinin de hatırda tutulması gerekmektedir.

    Türkiye, NATO’nun, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın, G20 ve D8’in, Karadeniz Ekonomik İşbirliği örgütünün, OECD’nin ve daha birçok bölgesel ve uluslararası kuruluşun aynı anda üyesi olan ender ülkelerden biridir. Türkiye’nin AB üyeliğine alternatif olabileceği iddia edilen çeşitli ülkeler ya da ülke gruplarıyla ekonomik ve ticari ilişkilerini geliştirmesi, ülkemizin AB içindeki konumunu güçlendirici ve tamamlayıcı nitelikte olabilecek iş birlikleri olarak değerlendirilebilir. Diğer bir deyişle, AB ile ilişkilerimiz Türkiye’nin başka örgütlerle iş birliği geliştirmesine engel olmadığı gibi, AB sürecini kararlılıkla sürdüren Türkiye’nin çok yönlü dış politikası kapsamında farklı bölgeler ve ülkelerle iş birliğini de geliştirme stratejisinin bir parçası olarak görülebilir.

    AB müzakere ve bütünleşme sürecinin değer ve anlamının farkında olan Türkiye’nin, AB’nin kimi zaman olumsuz yaklaşımlarına rağmen, tam üyelik hedefini kararlıkla sürdürmesi önemlidir. AB Bakanı Egemen Bağış’ın da belirttiği gibi, “Türkiye’nin farklı ittifaklar ve uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini, birbirinin alternatifi veya yedeği olarak görmek yanlıştır.”

  • Doğru 10 Türk vatandaşları, diğer aday ülkeler gibi, tam üyelik ertesinde serbest dolaşıma dair bir geçiş dönemine tabi tutulacaktır. Geçiş döneminin bitiminde de serbest dolaşım, belirli kurallar çerçevesinde düzenlenmektedir.

    Günümüzde yaşanan göç hareketlerinin en önemli istikametlerinden biri de AB üye ülkeleridir. Gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik ve politik istikrarsızlıklarla Avrupa’nın ucuz iş gücüne olan ihtiyacı, bu süreci iki taraflı olarak etkilemiştir. Bu bağlamda, Türkiye’nin AB üyeliğinin Avrupa’ya büyük bir göç dalgası yaratacağı iddiası da Türkiye’nin ekonomik açıdan AB’nin gerisinde olmasına dayandırılmakta, bu nedenle tam üyelik ertesinde Türk vatandaşlarının daha iyi bir sosyal statü ile ekonomik koşullara kavuşmak için diğer AB üye ülkelerine göç edeceği düşünülmektedir.

    1960’lı yıllarda Türkiye’den pek çok kişi AB üye ülkelerine işçi olarak göç etmiş ve bu işçiler hem kabul eden ülkelerin hem de Türkiye’nin ekonomisine katkıda bulunmuştur. Ancak Avrupa’nın göçmen talebi 1970’li yıllarda yaşanan petrol krizlerinin ardından azalmış ve bu çerçevede Avrupa’da sınırlayıcı göçmen politikaları uygulanmaya başlamıştır. Söz konusu sınırlayıcı önlemlere rağmen, yasal veya yasal olmayan yollardan pek çok kişi Avrupa’ya gelmekte ya da iltica hakkı talep etmektedir.

    AB çerçevesinde göç, iki unsurdan oluşmaktadır. İlki, Üye Devletler arasında gerçekleşen ve temelini AB Kurucu Antlaşmalarından alan, kişilerin serbest dolaşımı çerçevesindedir. Diğeri de üye olmayan ülkelerden AB’ye yönelik olarak gerçekleşen göçtür. Bu kapsamda Türkiye’den AB’ye yönelik olarak gerçekleşen göçte, Türkiye AB’ye üye olmadığı için, AB’de yaşayan ve çalışan Türk vatandaşlarının serbest dolaşım hakkı bulunmamaktadır. Türk işçileri, ancak ilgili Üye Devlete hukuki olarak girmiş ise bir takım haklara sahip olabilecektir.

    AB tam üyelik süreci ve nihayetinde AB üyeliği, sosyoekonomik sorunların giderilmesinde, doğrudan yabancı yatırımların gelmesinde ve istihdam olanaklarının artmasında son derece etkili olmaktadır. Dolayısıyla refah düzeyini artıran ve ekonomik istikrarı yakalayan bir Türkiye’den, sanıldığı gibi on binlerce insanın AB üye ülkelerine göç edeceğini düşünmek yersizdir.

    AB üye ülkelerinin adaylık sürecine bakıldığında da Türkiye gibi Portekiz ve Yunanistan’ın da göç iddialarına maruz kalmış oldukları görülecektir. Ancak tam üyelik öncesinde diğer AB üye ülkelerine nazaran güçsüz ekonomilere sahip olan bu ülkelerde beklenen olmamış ve göç endişeleri boşa çıkmıştır. Tam üyelik ile birlikte ekonomik olarak hızla kalkınan bu ülkelerden diğerlerine, sanıldığı gibi bir göç akını yaşanmamıştır.

    AB kuralları ve özellikle Avrupa Birliği Adalet Divanı kararlarına göre, Birlik üyesi vatandaşların iş aramak üzere diğer üye ülkelere gitme hakkı vardır. Ancak söz konusu kişi, aktif bir şekilde iş aradığını ve gerçekten iş bulma şansı olduğunu ispat edemezse, iş arama hakkı, ilgili üye ülke tarafından altı ay süre ile sınırlandırılmaktadır. Bunun yanı sıra, AB üyeliği ile birlikte Türk vatandaşlarının AB üye ülkelerinde hemen çalışma fırsatı yakalaması mümkün değildir. Çünkü AB, özellikle AB genişleme sürecinde, siyasi ve pratik anlamda büyük tartışmalara neden olan işçilerin serbest dolaşımının tam olarak yürürlüğe koyulmasına dair geçiş dönemi düzenlemeleri öngörmüştür.

    AB vatandaşlarının Birlik içerisinde serbestçe dolaşma hakkı, Avrupa entegrasyonunun köşe taşlarından birisidir. Ancak konunun sosyal ve ekonomik hayattaki büyük etkisi ve Üye Devletlerin buna duyarlılığı, söz konusu serbestinin daha kısıtlayıcı ve aşamalı bir şekilde tanınmasına sebep olmaktadır. Bu nedenle, Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasıyla birlikte Türk vatandaşlarının hiçbir kurala tabi olmaksızın hemen diğer Üye Devletlerde çalışmaya başlayabilmesi mümkün değildir.

    Son olarak, Türkiye’nin son yıllarda göstermiş olduğu yüksek büyüme hızı da göz önünde bulundurulduğunda, ülkemizin yalnız göç veren değil göç alan bir ülke haline geldiği de dikkate alınmalıdır. Türkiye, gelişen ekonomisi, artan sanayi üretimi ve sağlık, mali hizmetler, inşaat, turizm gibi ilerleyen hizmet sektörleri ile bölgesinde bir çekim merkezi haline gelmiştir. Bazı AB ülkelerinde var olan, Türkiye’nin üyeliğinin büyük bir göç dalgasına sebep olacağı iddiaları, bu nedenlerle gerçeği yansıtmaktan uzaktır.

  • Doğru 11 AB üyeliğinden kazanılacak faydaların en çok görüleceği alanlardan biri tarım sektörü olacak ve Türk tarımının küresel rekabet gücü artacaktır.

    Türkiye, AB üyeliği ile birlikte AB’nin en eski ve en yüksek bütçeli politikası olan Ortak Tarım Politikası’na (OTP) dâhil olacaktır. Üye ülkelerin tarım politikalarını ekonomik ve siyasi olarak tek çatı altında toplayan OTP ile tarım üreticisinin ekonomik refahının artırılması, rekabet edebilirliğinin güçlendirilmesi, sosyal haklarının iyileştirilmesi ve tarımsal üretim veriminin artırılması hedeflenirken, çevrenin korunmasına, insan ve hayvan sağlığına duyarlı üretim yapılmasına ve kırsal kalkınma tedbirlerine özel önem verilmektedir. Bunu yanında OTP ile üretici ve tüketicilerin istikrarlı fiyatlarla kaliteli ürünlere erişmesi amaçlanmaktadır.

    AB ile kıyaslandığında Türk tarımı, üretim veriminin düşük olması, üretim alanlarının çok parçalı ve dağınık olması, sulamadaki yetersizlikler, çiftçilerin eğitimi gibi birçok soruna sahiptir. Bu sorunlarla, AB üyeliği karşısında Türk tarımının rekabet edemeyeceği ve biteceği yönünde bir inanış mevcuttur. Uzun yıllar istikrarlı bir tarım politikası ile desteklenmeyen Türk tarımı, 2000’li yıllarında başından itibaren yenilenme sürecine girerken, özellikle AB üyelik hedefi yolunda gerçekleştirdiği kapsamlı reformlarla sorunlarını gidermeye başlamıştır. AB’nin katılım öncesi mali yardım programı kapsamında, özellikle kırsal kalkınma konusunda önemli adımlar atılmıştır. Türk tarımı, AB üyelik müzakerelerini de içine alan son 10 yılda tarımsal üretimini önemli ölçüde artırarak, başta iyi tarım uygulamaları ve organik tarım üretiminde önemli noktalara gelmiştir.

    2011 yılında OECD’nin Türk tarım sektörüne ilişkin açıkladığı raporda da belirtildiği gibi, AB’ye üyelik yolunda tarım sektöründe hızlı adımlar atan Türkiye, bu süreçte önemli gelişmeler kaydetmiştir. Raporda, dünyanın yedinci büyük tarım üretici olan Türkiye’nin tarımdaki istihdam payı yüzde 50’den 25’e düşmesine rağmen, üretim değeri son yedi yılda gelişmiş ülkeler düzeyinde gerçekleşmiştir. Tarımsal işletmelerin küçük ölçekli yapısına rağmen, Türkiye’nin dünyanın büyük tarım ihracatçısı ülkelerinden biri olma başarısı sağladığının belirtildiği raporda, tarımsal üretimin hızla arttığı ve özellikle tarla bitkilerinde yüzde 75, meyve sebzede ise yüzde 44 oranında büyüme kaydedildiği vurgulanmıştır. Bunun yanında Türkiye, toplam tarımsal alanlarının AB’ye oranla büyüklüğü ve iklimsel farklılıkları nedeniyle ülke içerisinde değişik üretim desenlerine sahip olmanın avantajı ile fındık, kayısı ve kiraz üretiminde dünya lideri; incir, kestane, fıstık, salatalık ve karpuz üretiminde ise dünya ikincisidir. Dünya üretiminde elma, bezelye, soğan, zeytin ve koyun sütünde üçüncü olan Türkiye, taze sebze, üzüm, tütün ve çay üretiminde ise dördüncü büyük ülke konumunda bulunmaktadır. Tarımsal alanların yüzde 55’inin ekilebilir olup yüzde 38’inin mera ve otlak, yüzde 8’inin de yıllık bitkilere ayrıldığı Türkiye, gıda ürünlerinde kendine yeterli bir ülke niteliğini korumaya devam etmektedir. Bu özellikleri ve AB yolunda gösterdiği gelişmelerle sürekli büyüyen Türk tarım sektörü, üyelik kriterlerini karşıladığında AB içerisinde büyük avantaja sahip olacak ve bunun yanında küresel rekabette de AB’nin en güçlü üyelerinden birisi olacaktır.

    OTP bütçesinin önemli bir bölümü, Avrupa Tarımsal Yönlendirme ve Garanti Fonu (FEOGA) çerçevesinde kullanılmaktadır. Üyeliğin ardından Türkiye, FEOGA aracılığıyla daha sistematik bir mali desteğe kavuşacak ve böylece hem tarım sektöründe çalışanların gelirleri yükselecek hem de tarımsal üretimde verimlilik artışı sağlanacaktır. AB’nin bir yılda tarıma yaptığı sübvansiyonun ortalama 45 milyar avro olduğunu ve bütçesinin yaklaşık yüzde 40’ını oluşturduğunu göz önüne alırsak, üyelik ile beraber Türk tarım sektörünün nasıl bir mali yapının içinde bulunacağını daha iyi anlamış oluruz.

    OECD verilerine göre tarımsal desteklerin bütçe içindeki payının yaklaşık yüzde 2,5 olduğu ülkemizde bu oran, yaklaşık 4,5 milyar avroya denk geliyor. AB’de ise tarımda kişi başına verilen tarım desteği, Türkiye’nin çok üzerindedir. Bu yönleri ile Türk tarım kesiminin beklentilerine cevap verebilecek olan OTP’ye dâhil olmak, Türk tarımını bitirmeyecek, aksine Türkiye’nin istikrarlı ve tutarlı bir tarım politikasına kavuşmasını sağlayacaktır.

    Diğer yandan AB üyeliği, Türk tarımında önemli bir sorun olan istatistik ve kayıt sistemindeki eksikliklerin giderilmesi açısından da faydalı olacağı gibi, eksikliklerin giderilmesi ile ihtiyaç ve kapasiteye göre politika izlenmesini sağlayacaktır. Adaylık sürecinde gerçekleştirilen çalışmalar arasında yer alan Çiftçi Kayıt Sistemi, Arazi Kayıt Sistemi ve Çiftlik Muhasebe Veri Ağı (ÇMVA) uygulamaları, üyelik ile birlikte OTP’ye uyum konusundaki sorunların da çözümlenmesini sağlayacaktır. OTP’nin şekillendirilmesi amacıyla kullanılan araçların en önemlilerinden olan ÇMVA ile toplanan veriler, başta işletmelerin yıllık tarımsal gelirlerinin belirlenmesi ve izlenmesi ile işletmelerin performanslarının ölçülmesi olmak üzere bilimsel araştırmalar, afet yardımları gibi birçok farklı amaçla kullanılmaktadır. Böylece, uygulanan tarım politikalarının sektöre etkileri ölçülebilmektedir. İşletme geliri ve destek politikaları arasındaki ilişkiyi inceleyen ve OTP’nin tarıma etkisini analiz eden ÇMVA sistemi kapsamında, tarımsal işletmelere ait arazi büyüklüğü, hayvan varlıkları, iş gücü gibi yapısal verilerin yanı sıra üretim değerleri, satışlar ve alımlar, masraflar, varlıklar, borçlar, üretim kotaları, destekler gibi ekonomik ve finansal veriler toplanmaktadır. 2012 yılı itibarıyla Türkiye’de 12 ilde uygulanan ÇMVA sistemi, 2013 yılı itibarıyla 23 ilde 1000 adet işletme ile uygulanmaya devam edecek ve aşamalı olarak tüm Türkiye’ye yayılımı sağlanacaktır.

    AB üyeliğinin Türk tarımı açısından bir diğer getirisi ise ülkemizdeki ürün kalitesini ve standartlarını yükseltmek olacaktır. Artan ürün kalitesiyle birlikte Türk tarım ürünleri, diğer AB üye ülkelerinde ve dünya pazarlarında önemli bir rekabet avantajı elde edilecektir. Türkiye ve AB’nin tarımsal ihracat ve ithalat kalemlerinin uyuşması, üyelik sonrasında, AB’nin dış ticaret açığının bulunduğu pek çok ürünün ülkemiz tarafından sağlanabileceği anlamına da gelmektedir.

    Türk tarım sektörünün GSYİH içerisindeki payının düşük olmasına rağmen Türkiye nüfusunun büyük bir kısmı, geçimini tarımdan sağlamaktadır. Bunun başlıca nedeni, yıllarca iyi işleyen bir tarım politikasının olmamasıdır. Üyelik ile birlikte AB Ortak Tarım Politikası’na uyum sağlanması, siyasi değerlendirmelerden arınmış, sabit ve düzgün işleyen bir tarım politikasına sahip olmamızı sağlayacak; Türk tarım ürünlerinin AB pazarına serbestçe girmesine imkân verecek; bunun sonucunda da hem Türk çiftçisinin refahının artırılarak zenginleşmesine hem de Türk tüketicisinin tarımsal ihtiyaçlarını uygun fiyatlarla elde etmesine önemli katkı sağlayacaktır.

  • Doğru 12 AB üyeliği Türk hayvancılık sektörüne zarar vermeyeceği gibi, sektörün gelişmesine katkı sağlayacak.

    Coğrafi özellikleri açısından hayvancılık için uygun şartlara ve potansiyele sahip olan Türkiye, hayvancılık sektöründe 1980’li yıllara kadar verimlilik yönünden olmasa da sayısal açıdan sürekli artış göstermiştir. 1980’den sonra uygulanan istikrarsız tarım politikaları, ırkların yeterince ıslah edilmemesi ve yeterli miktarda ucuz ve kaliteli yem bitkisi ekiminin yapılmaması sonucu, ülkemiz hayvancılığı mevcut durumu koruyamadığı gibi hayvan varlığında da ciddi azalmalar yaşamıştır. 2000’li yıllarda az da olsa iyileşme gösteren sektör, AB üyelik sürecinde yapılan reformlar ve düzenlemelerle 2011 yılına gelindiğinde önemli artışlar yakalamıştır. 2011 yılında, bir önceki yıla oranla büyükbaş hayvan sayısı yüzde 9, küçükbaş hayvan sayısı yüzde 10 oranında artış gösterirken, özellikle AB yolunda önemli adımların atıldığı 2002-2011 dönemi incelendiğinde, hayvansal üretimde ciddi artışların gerçekleştiği ortaya çıkmaktadır. Bu dönemde süt üretimi yüzde 79, kırmızı et üretimi yüzde 85, beyaz et üretimi yüzde 132 ve su ürünleri yetiştiriciliği yüzde 173 büyümüştür. AB üyeliğine hazırlanan Türkiye’de bu hazırlık dönemi bile sektöre canlılık getirirken, AB’ye üyelik koşullarını tamamlamış bir Türkiye’nin hayvancılıkta yakalayacağı verimlilik ve kalite, küresel rekabette önemli oyuncular arasına girmesini sağlayacaktır. Nisan 2013’te, Türkiye’nin AB’ye yeniden süt ve süt ürünleri ihraç edebilecek kalitede bulunduğu, AB tarafından açıklanmıştır. İlk olarak altı firmanın izin alması bile sektöre olumlu yansımıştır. Üyelikle beraber Türkiye, AB’nin bu konuda 50 yıldır sürdürdüğü istikrarlı politikalara dâhil olacaktır. AB, üye ülkelerin çiftçilerine, ürünlerini en uygun koşullarda değerlendirebilecekleri istikrarlı pazar koşullarını sağlamaktadır. Türk çiftçileri de tam üyelikle birlikte, 500 milyonu aşan nüfusuyla alım gücü yüksek bir pazarda tarım ürünlerini serbestçe pazarlama imkânına sahip olacaktır.

    AB’de hayvancılık sektörüne, sadece üretim ve verimlilik anlamında değil, hayvan sağlığı, refahı, taşınması, kimliklendirilmesi konusunda da azami önem verilmektedir Bunun yanında, ülkemizde de uygulamasına başlanan hayvanların kimliklendirilmesiyle, etin kesilip tüketiciye ulaşmasına kadar olan sürece dair her hareketin kontrol altında tutulabilmesi sağlanmaktadır. AB ayrıca, hayvanların barınma koşullarında hayvan başına düşen alanın genişletilmesi, ortamın hijyen şartlarının sağlanması ve hayvanların nakliyesi sırasında uyulması gereken kuralları belirlemektedir. Tüm bu düzenlemelerin, ülkemizdeki hayvan yetiştiriciliğini ve hayvan refahını önemli ölçüde artıracağı, tüketicilerin daha sağlıklı ve güvenli gıdaya erişimini kolaylaştıracağı, üreticilerin ise daha büyük bir pazarda daha iyi ve istikrarlı kazanç koşullarına erişeceğini öngörmek mümkündür.

  • Doğru 13 AB, toplum yaşamını ilgilendiren birçok alanda temel düzenlemeler getirmektedir. Ancak bireylerin yaşamını etkileyen düzenlemeler, esas olarak sağlık, hijyen ve güvenlik standartları ile ilgilidir. Bu standartlara uyum sağlandığı sürece, herhangi bir yasaklama/sınırlama söz konusu değildir.

    AB, toplumsal yaşamı ilgilendiren tüm alanlarda temel düzenlemeler getirmektedir. AB müktesebatı olarak adlandırılan bu temel düzenlemelerin, tüm Üye Devletler tarafından benimsenmesi ve uygulanması gerekmektedir. Bunun nedeni, malların, hizmetlerin, kişilerin ve sermayenin serbest dolaşımda olduğu AB Tek Pazarı’nda, Üye Devletlerin farklı politikaları nedeniyle, sistemin işleyişinde aksaklıklar oluşmasının engellenmesidir. Üye Devletler, söz konusu alanlarda AB tarafından belirlenen bu temel düzenlemelere bağlı kalmak kaydıyla kendi ulusal politikalarını yürütmektedir. Bir başka ifadeyle, tüm Üye Devletlerin uymakla yükümlü oldukları asgari müştereklerin karşılanması ön koşuluyla, Üye Devletler, kendilerine özgü nedenlerle sürekli ya da dönemsel olarak farklı politikalar uygulayabilmektedir.

    Toplumsal yaşamı etkileyen düzenlemelerde esas olan, hijyen, sağlık ve güvenlik standartlarına uyumun sağlanmasıdır. Türkiye’nin gündemini uzun bir süre gereksiz bir biçimde işgal etmiş olan “kokoreç yasağı” konusu da bu kapsamdadır. Deli Dana hastalığının tüm Avrupa’da etkili olduğu dönemde, üç yaşını aşmış büyük baş hayvanlarda hastalık riskinin yüksek olması nedeniyle, bu hayvanların sakatatlarının yenmesinin insan sağlığını tehdit ettiği yönünde alınan sağlık ve hijyen koşullarıyla ilgili karar, ülkemizde “AB kokoreç yememize bile karışıyor” şeklinde karşılık bulmuştur. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi, insan sağlığını tehdit etmediği ve hijyen koşullarına uygun olduğu sürece, geleneksel ürünlerin üretim ve tüketiminin yasaklanması söz konusu değildir.

    AB’nin çok önem verdiği bu konuda Türkiye’nin uyum sağlaması, öncelikle Türk tüketicisinin sağlığı ve gıda güvenliği açısından önem taşımaktadır. AB’de uygulanan gıda güvenliği politikalarının önemi, yaşanan gıda krizlerinde bir kez daha ortaya çıkarken, OTP’de bu yönde gelişmeler yaşanması ve gıda sektörünün AB’nin toplam üretiminden yüzde 13,4’lük pay alarak AB’nin en büyük sanayi üretimini gerçekleştirmesi, konuyu daha da önemli hale getirmektedir.

    Dünyadaki en yüksek gıda güvenliği standartlarına sahip olan AB, gıda zincirinin tüm kademelerini içine alan bir yaklaşımla, gıda ve yemlerin üretim aşamasından tüketimine kadar olan tüm süreçte sağlanması gereken standartları belirlerken, uygulamalara sıkı kontroller getirmektedir. Bu kontroller, AB Üye Devletlerinin yanı sıra bu ülkelere mal satan AB üyesi olmayan ülkeler için de geçerlidir. Bu yüzden konuyu, “AB sofralarımıza bile karışacak” şeklinde değerlendirmek yanlış olacağı gibi, bu uygulamayı gerek sağlık boyutuyla gerekse ekonomik büyüklüğü ile iyi anlamak gerekmektedir.

    Dolayısıyla AB’nin gıda güvenliği konusundaki tedbirlerine uyum sağlanması, ülkemizdeki tüketicilerin sağlıklı ve kaliteli gıdaya ulaşmasını sağlamakla kalmamakta, aynı zamanda ülkemizdeki işletmelerin AB ülkelerine ürünlerini satabilmesi açısından da büyük önem taşımaktadır.

  • Doğru 14 Gümrük Birliği, Türkiye ile AB arasında imzalanmış bir anlaşma değil, 1963 yılında Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) arasında imzalanan Ortaklık Anlaşması’nda (Ankara Anlaşması) öngörülen bir aşamadır.

    Gümrük Birliği, Türkiye’nin 1963 yılında AET ile imzaladığı Ankara Anlaşması ile öngörülen ekonomik entegrasyon sürecinin üçüncü ve son aşamasıdır. Çerçevesi Ankara Anlaşması ile çizilen Gümrük Birliği’nin diğer bir hukuki dayanağı ise konuya ilişkin detayların belirlendiği 1971 tarihli Katma Protokol’dür. Sanayi malları ve işlenmiş tarım ürünlerini kapsayan Gümrük Birliği, 6 Mart 1995 tarihinde, Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin aldığı “1/95 Sayılı Karar” ile tamamlanarak yürürlüğe girmiştir.

    Ankara Anlaşması ile AET ve Türkiye arasında bir Gümrük Birliği kurulması yönünde öngörülen üç aşamalı sürecin ilk aşamasında, Türkiye ile Topluluk arasındaki ekonomik farklılıkların azaltılması hedeflenmiştir. Bu çerçevede Topluluk, 1971 yılında bazı petrol ve tekstil ürünleri dışında Türkiye’den ithal ettiği sanayi ürünlerine uyguladığı gümrük vergileri, eş etkili vergiler ve miktar kısıtlamalarını kaldırmıştır. Buna karşılık Türkiye, bu dönemde, AET ile arasındaki ekonomik farklılıklar göz önünde bulundurulduğundan, herhangi bir yükümlülük üstlenmemiştir. İlk aşama, belirlenen takvimden beş yıl gecikmeli olarak 1971’de fiilen, 1973’te ise hukuken yürürlüğe giren Katma Protokol ile tamamlanmış ve taraflar arasında Gümrük Birliği’nin kurulmasını amaçlayan Geçiş Dönemi başlatılmıştır. Geçiş Dönemi, tarafların karşılıklı olarak yükümlülükler üstlendiği bir dönemdir. Bu dönemde Türkiye’nin AET’den ithal ettiği sanayi ürünlerine uyguladığı gümrüklerini 12-22 yıllık listeler dâhilinde kademeli olarak azaltarak sıfırlaması, ayrıca üçüncü ülkelere yönelik gümrük tarifesini AET’nin Ortak Gümrük Tarifesi (OGT) hadlerine indirmesi hükme bağlanmıştır. Bu dönem sonunda, 1/95 Sayılı Ortaklık Konseyi Kararı ile sanayi mallarında Gümrük Birliği’nin tesis edilmesine ilişkin koşulların oluştuğuna karar verilmiştir.

    Görüldüğü gibi Gümrük Birliği, Türkiye-AB arasındaki bir anlaşma değil, süregelen ortaklık sürecinin önemli bir aşamasıdır. Bu çerçevede, Gümrük Birliği’ni kuran 1/95 Sayılı Ortaklık Konseyi Kararı Ankara Anlaşması’nın meşru bir sonucu olup, Anlaşma ile oluşturulan kurumların vermiş olduğu bir karardır. Ancak Gümrük Birliği’nin bir anlaşma olmaması, onun hukuki yükümlülükler getirmediği anlamına gelmemektedir; Ankara Anlaşması ve Katma Protokol uyarınca tarafların üstleneceği yükümlülükler belirlenmiştir. Kendi takvimi ve süresi bulunan bu yükümlülükler, 1/95 Sayılı Karar’da tanımlandığı üzere, taraflar arasındaki anlaşma temeline dayanmaktadır. Tüm bu ilişkinin temel hukuki dayanağı olan Ankara Anlaşması ise hiç şüphesiz, AB müktesebatının bir parçasıdır.

  • Doğru 15 Türkiye, Gümrük Birliği’nden dış ticaret rakamlarına indirgenemeyecek ölçüde önemli kazanımlar elde etmiştir. Gümrük Birliği ile Türk sanayisi rekabet gücünü artırmış ve uluslararası standartları yakalamıştır.

    Geçtiğimiz son birkaç yıl içinde, özellikle AB’nin ticaret politikasında yeni nesil serbest ticaret anlaşmalarının ivme kazanmasıyla, Türkiye’nin Gümrük Birliği’nden “yarardan çok zarar gördüğü” yönünde görüşler yayılmış ve Türkiye’nin AB ile oluşturduğu Gümrük Birliği’nin revize edilmesi, hatta Türkiye’nin tamamen Gümrük Birliği’nden çıkması yönünde tartışmalar gündeme gelmiştir.

    Gümrük Birliği’nin Türk sanayisi ve ticaretini olumsuz etkilediği yönündeki iddialar, genellikle Gümrük Birliği’ni dar bir perspektif içinde sadece dış ticaret rakamlarını göz önünde tutarak yapılan değerlendirmelere dayanmaktadır. Gümrük Birliği’nden Türkiye’nin zarar gördüğü görüşünün temel noktalarından birisi, Türkiye’nin dış ticaret açığının artmış olmasıdır. 1996 yılında Türkiye, AB ile 11.752 milyon dolar değerinde bir ticaret açığı kaydetmiştir. Bu oran, 2012 yılında 28.243 milyon dolara yükselmiştir. Ancak bu süre zarfında Türkiye’nin AB’ye karşı kaydettiği ticaret açığında, önemli dalgalanmalar gözlenmiştir. Örneğin, söz konusu ticaret açığı 2001 yılında 2.277 milyon dolar seviyesine kadar düşmüştür. Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesinde sonra, özellikle 1996 ve 1997 yıllarında, Türkiye’nin dış ticaret açığının arttığı bir gerçektir. Ancak bu durum, büyük ölçüde Türkiye ve AB’nin gümrük duvarlarını farklı zamanlarda indirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, AB gibi güçlü bir ekonomik birliğe entegre olduktan sonra Türkiye’nin bir süre dış ticaret açığı yaşaması da beklenen bir gelişme olmuştur.

    Türkiye’nin AB ile olan ticaretinde oluşan dış ticaret açığı artışının tek sebebini Gümrük Birliği ile sınırlandırmak yanlıştır. Türkiye’nin dış ticaret açığını açıklayabilecek diğer önemli faktörlerin başında, Türkiye’nin AB ile müzakere süreci, Türkiye’nin iç ekonomik dinamikleri ve dünya ekonomik konjonktürü gelmektedir. Nitekim 1996 yılından bu yana, gerek dünyada gerek Türkiye’de meydana gelen siyasi ve ekonomik krizlerin de göz önünde tutulması gerekmektedir. Türkiye AB’ye karşı dış ticaret açığı verirken, bunun yalnızca AB ile ticaretimizde söz konusu olmadığı, tüm dış ticaretimizde açık vermemizden anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu durum, Türkiye’nin genel ekonomi ve ticaret politikası ile ilgili bir durumdur. Türkiye’nin AB’den yaptığı ithalatın genel olarak işlenmiş ürünler ve makinelerden oluştuğu ve bu ürünlerden Türkiye’nin yaptığı ihracatta girdi olarak faydalanıldığı da unutulmamalıdır.

    Türkiye ve AB arasında Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesi, Türkiye ve AB arasındaki ticari ilişkileri önemli derecede güçlendirmiştir. 1996 yılında Türkiye’nin AB’ye ihracatının toplam değeri 12.569 milyon dolardan 2012 yılında 59.204 milyon dolara kadar yükselmiştir. Böylelikle Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesinden 2012 yılına kadar Türkiye’nin AB’ye ihracatı yüzde 371 oranında artmıştır. Küresel mali krizin AB’yi de etkilemesiyle, 2009 yılında, Türkiye’nin AB’ye olan ihracatı bir yıl içinde 63.390 milyon dolardan 46.977 milyon dolara gerilemiştir. İthalat verilerini incelendiğinde, 1996 yılında Türkiye’nin AB’den ithalatı genel toplam değeri 24.321 milyon dolardan 2012 yılında 87.447 milyon dolara ulaşmıştır. Böylelikle Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesi itibarıyla, 2012 yılına kadar Türkiye’nin AB’den ithalatı yüzde 260 oranında artmıştır. Ancak küresel mali krizin etkisiyle, Türkiye’nin AB’den ithalatı 2008 ve 2009 yılları arasında 74.802 milyon dolardan 56.588 milyon dolara gerilemiştir. Türkiye, AB’nin altıncı en büyük ticari ortağı, AB ise Türkiye’nin en önemli ticari ortağıdır. Ayrıca, Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımların yaklaşık yüzde 75’i AB kaynaklıdır.

    Gümrük Birliği’nin getirdiği yeni rekabet ve pazara giriş koşulları sonucunda, Türkiye’nin üretim yapısı ve böylelikle Türkiye’nin ihracat kompozisyonu da önemli değişikliklere uğramıştır. Nitekim Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesiyle, Türkiye’nin sanayi ürünleri ihracat payını artırdığı dikkat çekmektedir. AB’nin tek taraflı olarak Gümrük Birliği’ni başlattığı 1971 yılında Türkiye’nin toplam ihracatının sadece yüzde 20’si sanayi ürünleri iken, bu oran Gümrük Birliği’nin tamamlandığı 1996 yılında yüzde 87 seviyesine çıkmıştır. Dikkat çeken bir diğer önemli husus da sanayi ürünleri ihracatının da kendi içinde değişiklikler kaydetmesidir. Örneğin tekstil ve demir çelik gibi geleneksel ürünlerin dışında, beyaz eşya ve otomotiv gibi katma değeri yüksek ve istihdam açısından önemli sektörlerin ihracatımızdaki ağırlığının giderek arttığı gözlenmektedir. Gümrük Birliği ile Türk sanayisinin ileri teknoloji kullanan AB firmaları ile yoğun bir rekabet içine girmesi, Türk firmalarını teknoloji geliştirmeleri ve Ar-Ge faaliyetlerini artırmaları yönünde teşvik etmiştir. AB ile Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesiyle, Türkiye’nin teknoloji içeren sektörlerinin ihracatının da arttığı ve böylelikle katma değeri yüksek ürün ve sektörlerde Türkiye’nin giderek rekabet gücünü artırdığı gözlenmektedir.

    Tüm bunların yanı sıra, AB ile Gümrük Birliği oluşturması sonucunda ve AB üyelik perspektifi kapsamında, Türkiye’nin AB ile mevzuat uyumunu sağlamak için önemli yasal düzenlemeler ve yapısal reformlara imza atılmıştır. Böylelikle, AB teknik mevzuatına ve standartlarına uyum çerçevesinde yerine getirilen yasal ve idari düzenlemeler, Türk sanayisinin üretim anlayışının köklü bir değişim içine girmesini sağlamıştır. Örneğin Türkiye, Gümrük Birliği öncesinde, AB ekonomi müktesebatına uyum kapsamında, ilk defa olarak çağdaş bir rekabet yasası ve Rekabet Kurumu’na sahip olmuştur. Gümrük Birliği, Türk sanayisinin üretim anlayışına ve tüketici bilinçlenmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Gümrük Birliği, ulusal ve uluslararası düzeyde rekabet kapasitesinin artırılması için yapılan çalışmalara çerçeve oluştururken, üretim kalitesi ve tüketici memnuniyetinin sağlanması yönünde değişikliklere de yol açmıştır. Sonuç itibarıyla, 1996 yılında yürürlüğe giren Gümrük Birliği sayesinde, Türk şirketlerinin rekabet gücünün arttığı, AB ve Türkiye arasındaki ticari ilişkilerin güçlendiği ve Türkiye’nin rekabet politikası, fikri mülkiyet hakları ve tüketici hakları gibi birçok alanda AB müktesebatına büyük ölçüde uyum sağladığı gözlenmektedir.

  • Doğru 16 AB’ye üye olmak için Maastricht Kriterleri’ni yerine getirmek zorunda değiliz. Bu kriterler, AB’ye üyelikten sonra Avro Alanı’na dâhil olmak ve avro para birimini kullanmak için yerine getirilmesi gereken kriterlerdir.

    AB’ye üye olmak için Maastricht Kriterleri değil, tam üyeliğe ilişkin asgari koşulları oluşturan ve tüm aday ülkelere istisnasız olarak uygulanan Kopenhag Kriterleri’nin yerine getirilmesi gerekmektedir. Kopenhag Kriterleri, siyasi ve ekonomik kriterler ile müktesebat uyumu olmak üzere üç grupta toplanmaktadır. Siyasi Kriterler, AB Anlaşması’nın tam üyelikle ilgili maddesine eklenen, demokrasinin güvence altına alındığı istikrarlı bir kurumsal yapı, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarına saygı koşullarından oluşur. Ekonomik Kriterler ise iyi işleyen bir pazar ekonomisi ve AB içindeki piyasa güçlerine ve rekabet baskısına karşı koyabilme kapasitesidir. Topluluk müktesebatının kabulü ile de AB’nin çeşitli siyasi, ekonomik ve parasal hedeflerine bağlılık ifade edilmektedir.

    Kopenhag Ekonomik Kriterleri, genellikle Maastricht Kriterleri ile karıştırılmaktadır. Maastricht Kriterleri, sanılanın aksine AB tam üyeliği öncesinde değil, sonrasında yerine getirilmesi gereken koşullardır. Bütün AB Üye Devletleri, Ekonomik ve Parasal Birlik (EPB) üyesidir. EPB, AB ekonomisinin sürdürülebilir ve dengeli bir şekilde kalkınması için ekonomik farklılıklarının giderilmesi ve Üye Devletlerin ekonomik ve parasal politikalarının uyumlaştırılmasını amaçlar. Bu kapsamda hedef, Üye Devletlerin Maastricht Kriterleri’ne uyum yoluyla EPB’nin bir parçası olmaları ve AB sınırları içinde tek para biriminin kullanımıdır. EPB sürecinin son aşaması ise Üye Devletlerin para politikası alanındaki yetkilerini Avrupa Merkez Bankası’na devretmeleri ve tek para birimi olan “avro”yu kabul ederek Avro Alanı’na üye olmalarıdır. Yakınlaşma Kriterleri olarak da anılan Maastricht Kriterleri ile Üye Devletlerin, kamu açığı, kamu borcu, enflasyon oranı, uzun dönem nominal faiz oranı ve döviz kurundan oluşan beş makroekonomik veri bazında belirlenmiş eşik değerleri aşmaması öngörülür.

    Üye Devletlerin EPB’nin üçüncü aşamasına geçerek Avro Alanı’na dâhil olmaları için bu kriterleri karşılamaları zorunludur. Söz konusu kriterler şu şekildedir:

    *          Fiyat istikrarı: Enflasyon oranı, en iyi performansa sahip üç ülkenin yıllık enflasyon oranları ortalaması arasındaki fark 1,5 puanı geçmemelidir;

    *          Bütçe Açığı: Bütçe açığı, GSYİH’nin yüzde 3’ünü aşmamalıdır;

    *          Faiz Oranları: Uygulanan uzun vadeli faiz oranları, 12 aylık dönem itibarıyla, fiyat istikrarı bakımından en iyi performansa sahip üç ülkenin faiz oranını iki puandan fazla aşmamalıdır;

    *          Kamu Borçları: Üye Devletin kamu borcu, GSYİH’nin yüzde 60’ını geçmemelidir;

    *          Döviz Kurları: Üye Devlet parası, Avrupa Para Sistemi’nin döviz kuru mekanizması çerçevesinde belirlenen normal dalgalanma marjlarına, en az son iki yıl boyunca ciddi sapmalar gözlenmeksizin uymalıdır. Diğer bir ifadeyle, son iki yıl itibarıyla, bir Üye Devletin para birimi, diğer bir Üye Devletin para birimi karşısında devalüe edilmemiş olmalıdır.

    Türkiye, AB üyeliğinden sonra yerine getirilmesi gereken koşullardan olan Maastricht Kriterleri’nin bir kısmını şimdiden karşılamaktadır. Bütçe açığı/GSYİH ve Kamu Açığı/GSYİH oranları Maastricht Kriterleri’nin öngördüğü limitlerin altındadır. Diğer yandan küresel kriz ve sonrasında AB’de ortaya çıkan borç krizi, birçok Avro Alanı ülkesinin söz konusu kriterleri karşılayamamasına neden olmuştur. Bazı Avro Alanı ülkelerinin özellikle kamu borcu ve kamu açığının Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’ya oranları oldukça yüksek düzeylerdedir.

  • Doğru 17 AB, kendine özgü uluslar üstü (supranational) bir bütünleşme modelidir.

    Genel tanımla uluslararası örgütler, devletler tarafından belirli amaçlar için kurulmuş uluslararası düzeyde faaliyet gösteren organizasyonlardır. Birleşmiş Milletler ve NATO gibi uluslararası örgütler bu tanıma uymakla beraber, sadece kurucu anlaşmada kendilerine verilen güce ve yetkiye sahiptir. Genellikle her üye eşit oya ve alınan kararlarda oy birliği arandığından veto hakkına sahiptir. Bu yüzden bu tür örgütler, üyesi olan tüm ülkeler tarafından onay verilmediği sürece, kendi güç ve yetkilerinde değişiklik yapamaz. Bir başka ifadeyle, uluslararası örgütler, sadece üyesi olan ülkelerin temsilcilerinin kendi ülkelerinin haklarını ve çıkarlarını korudukları bir nevi platform niteliğindedir.

    Ancak pek çok siyaset bilimcisine göre, AB’nin kendine özgü bir yapısı vardır. Bunun en temel nedeni, AB’nin hükümetler arası kurumlar yanında “uluslar üstü” (supranational) yapıya sahip kurumları bünyesinde barındıran bir bütünleşme modeli olmasıdır. Diğer bir ifade ile üye ülkelerinin çıkarlarını gözeten kurumlar ve üye ülkelerin yetkilerinin bir üst organa aktarılmasıyla var olan uluslar üstü kurumlar, aynı karar alma mekanizması içine dâhil edilmiştir. AB, aynı zamanda kendi hukuk düzenine ve egemenlik haklarına sahiptir. Birlik, kurumları vasıtasıyla diğer uluslararası hukuki işlemlere benzemeyen hukuki işlemler yapılabilmektedir. AB hukuku, üye ülkeler ve üye ülkelerdeki gerçek ve tüzel kişiler açısından doğrudan uygulanabilir ve bağlayıcı niteliktedir. Eğer Birlik düzeyinde hukuki işlem kararı verilmiş ise, bu karar, Konsey’de kararın aleyhinde oy veren ülkeler için de geçerlidir. Üye ülkelerin, bağımsızlıkları ve ulusal çıkarları veya herhangi bir konuyu bahane ederek çekince koyma ya da ortak kuralları tanımama hakları yoktur. AB, bu hukuki işlemleri gerçekleştirebilme yetkisini, AB’nin yetki alanına giren politika alanlarını bir anayasa gibi tarif eden Kurucu Antlaşmalardan almaktadır. AB, kendi egemenlik haklarına ve hukuk düzenine sahiptir. Üye ülkeler ve vatandaşlar, bu hukuk düzenine tabidir ve Birlik Hukuku, üye ülkelerin ulusal hukukları karşısında üstündür. Görüldüğü üzere AB’nin yapısı, uluslararası örgütlerinkinden farklılık arz etmekte, bu nedenle uluslar üstü kavramı ile tanımlanmaktadır.

  • Doğru 18 Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir AB kurumu değil, Avrupa Konseyi bünyesindeki uluslararası bağımsız bir mahkemedir.

    Türkiye ile ilgili aldığı kararlar nedeniyle ülkemiz gündeminde sıkça yer alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) AB bünyesindeki bir kurum sanılması çok karşılaşılan bir yanılgıdır. Hâlbuki AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin çiğnenmesinden şikâyetçi olan bireylerin başvurularını belirli koşullar altında değerlendiren, bağımsız bir uluslararası mahkemedir. AB’nin oluşumundan yıllar önce, 1949 yılında kurulan AİHM, insan haklarının korunması amacıyla oluşturulan ilk bölgesel sistem ve dünyadaki ilk insan hakları mahkemesidir. Aralarında tüm AB Üye Devletlerinin ve Türkiye’nin de yer aldığı Avrupa ülkelerinde birçoğu, AİHS’ye taraf olarak, bireylerin temel hak ve özgürlüklerine saygı gösterme yükümlülüğü altına girmiştir (yaşam hakkı ve ölüm cezası yasağı; işkence yasağı; adil yargılanma hakkı; düşünce, vicdan ve din özgürlüğü; ifade özgürlüğü; mülkiyet hakkı gibi). AİHM, AİHS’de ya da Ek Protokollerinde gösterilen ve AB hukukunun genel ilkeleri olarak da benimsenen bu hakların ihlaline ilişkin şikâyetleri inceleme yetkisine sahiptir.

    Sık karşılaşılan bir diğer yanılgı ise AİHM ile AB Adalet Divanı’nın (ABAD) birbiriyle karıştırılmasıdır. Hâlbuki ABAD, AB kurumları ve hükümetlerinin karar ve uygulamalarının AB Kurucu Antlaşmaları ile çelişkili olup olmadığını denetlemek ve bir ulusal mahkemenin isteği üzerine AB hukuku hükümlerinin geçerliliğini teyit etmek ya da bu hükümlere ilişkin yorum yapmakla görevli bir AB kurumudur. AB bünyesindeki bu mahkemeye AB kurumları, AB Üye Devletleri veya bireyler başvurma hakkına sahiptir.

    Sonuç olarak, Türkiye’nin 1953 yılından bu yana taraf olduğu AİHS ve AİHM, AB’den ve ABAD’dan tamamen farklı oluşumlardır. AB, ekonomik temelli ve tam entegrasyonu hedefleyen ulusüstü bir örgüt, ABAD ise bunun yargı organıdır. AİHM ise siyasi temelli ve insan haklarını koruma, çoğulcu demokrasiyi sağlama amaçları üzerine kurulmuş bir uluslararası örgüt olan Avrupa Konseyi bünyesindeki, bölgesel insan hakları korunması sistemi getiren, bağımsız bir uluslararası mahkemedir.

  • Doğru 19 Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi, 1949 yılında kurulan bir uluslararası örgüttür. AB Konseyi ise AB üye ülkelerinin hükümet temsilcilerinden oluşan bir AB organıdır.

    Türkiye’nin AB adaylığı sürecinde gündeme gelen kurumlar, isim benzerlikleri nedeniyle kavram kargaşalarına neden olmaktadır. Avrupa Konseyi ile AB Konseyi’nin aynı kurum olduğunun sanılması da bunlardan biridir. Hâlbuki bu iki kurum, birbirinden ayrı ve çok farklı niteliktedir. Avrupa Konseyi (Council of Europe), İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupası’nda, 1949 yılında kurulmuş olan hükümetler arası bir örgüttür. Merkezi Strasbourg’ta olan Avrupa Konseyi’nin, halen aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 47 üyesi bulunmaktadır. Örgütün amaçları, insan haklarını ve hukuk devleti ilkesini korumak, çoğulcu demokrasiyi sağlamak, Avrupa kültürel kimliği ve çeşitliliğini geliştirmek, Avrupa toplumlarının karşılaştığı sorunlara (azınlıklara karşı ayrımcılık ve çevre gibi) çözüm üretmek ve üye ülkelerdeki siyasi, hukuki ve anayasal reformların desteklenmesi suretiyle Avrupa’da istikrarlı bir demokrasi ortamını sağlamak olarak belirlenmiştir.

    AB (Bakanlar) Konseyi (Council of the EU) ise AB üye ülkelerinin temsilcilerinden oluşan AB’nin karar organıdır. Buna göre Konsey, her üye ülkenin gündemdeki konularda (örneğin dışişleri, ekonomi, maliye, tarım, araştırma, teknoloji gibi) siyasi sorumluluk taşıyan ilgili bakanlarının katılımıyla oluşur. Konsey’in başlıca görevi, Avrupa Parlamentosu ile birlikte ortak karar alma prosedürü çerçevesinde yasama faaliyetini yürütmek ve Üye Devletlerin genel ekonomik politikalarının eşgüdümünü sağlamaktır. Üçüncü ülkelerle veya uluslararası kuruluşlarla anlaşma yapma yetkisi de Konsey’e aittir.

    Öte yandan, AB bünyesinde, 1974 yılından itibaren üye ülkelerin “Devlet ve Hükümet Başkanları”ndan oluşan ve “Zirve” (Summit) şeklinde toplanan, ancak 2009 yılında yürürlüğe giren AB Antlaşması (Lizbon Antlaşması) ile ayrı bir AB kurumu halini alan “Avrupa Konseyi” de (European Council) bulunmaktadır. Yasama yetkisi bulunmayan Avrupa Konseyi’nin temel görevi, AB için genel iç ve dış politika ilkeleri belirlemektir.

  • Doğru 20 Avrupa Parlamentosu, klasik anlamda bir parlamento değildir. Yasama yetkisini AB (Bakanlar) Konseyi ile ortaklaşa kullanır. Tek başına aldığı kararlar siyasi ve tavsiye niteliklidir.

    Avrupa Parlamentosu (AP), Türkiye ile ilgili olarak aldığı genellikle eleştiri dozu yüksek kararlar nedeniyle, ülkemizde en fazla gündeme gelen AB organıdır. Ancak AP, sanılanın aksine, üyelerinin doğrudan seçim yolu ile belirlenmesine, ulusal parlamentolara benzer -siyasi parti gruplarına dayalı- bir iç yapıya ve çalışma düzenine sahip olmasına rağmen, klasik ve anayasa hukuku anlamında bir parlamento değildir. Avrupa Parlamentosu, AET’yi kuran antlaşmaların yapıldığı 1950’li yıllarda bir danışma organı olarak düzenlenmiş olmakla birlikte, zaman içinde Kurucu Antlaşmalarda yapılan değişikliklerle yetkileri artırılmıştır. Özellikle, önce Amsterdam Antlaşması ile AP’ye ortak karar alma prosedüründe veto hakkı tanınmış, ardından AB (Lizbon) Antlaşması ile AP, Konsey ile birlikte “ortak yasama erki” (co-legislator) konumuna gelmiştir. Bir AB mevzuatı, ancak bu iki kurum arasında anlaşma sağlanarak çıkarılabilir. Dolayısıyla, demokratik ulusal sistemlerde halk iradesinin parlamentoda ifade edilmesine karşılık, AB’de bu irade, halen AP ile Üye Devlet hükümetlerinin temsil edildiği Konsey arasında paylaşılmış durumdadır. AP’nin tek başına aldığı kararlar (resolution) ise siyasi ve tavsiye niteliğinde olup, Üye Devletleri bağlamaz.

  • Doğru 21 AB, Üye Devletlerinin ekonomik ve mali yapılarının güçlendirilmesi için gerekli önlemleri almakta ve düzenlemeleri yapmaktadır. AB’nin birlik ve dayanışma ilkesi ile hareket etmesi, AB’nin dağılmasını önleyecektir.

    AB’de küresel kriz sonrası, özellikle Avro Alanı’nda ekonomik ve mali sorunlar yaşanmaktadır. Küresel krizden önemli derecede etkilenen AB ülkeleri, kamu açığının yükselmesi, rekabet gücünün azalması, işsizliğin artması, düşük ekonomik büyüme ve durgunluk gibi ekonomik sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Başta Avro Alanı olmak üzere, Üye Devletlerde ekonominin canlanması ve mali yapısı bozulan bankaların kurtarılması amacıyla, ülkeler kamu harcamalarını artırmış, bu da kamu açığı ve kamu borç stoklarında ciddi artışlara yol açmıştır. Başta Yunanistan olmak üzere bütçe harcamalarını kontrol altına alamayan ve gerekli yapısal reformları tamamlayamayan ülkeler, borç krizine girmiştir.

    AB borç krizi, AB’de aynı zamanda ekonomik yönetişimin önemini ve bunun AB çapında geliştirilmesinin gerekliliğini de ortaya koymuştur. Bu nedenle, ekonomik krizlere karşı bir dizi ekonomik yönetişim önlemi de alınmıştır. Bu kapsamda, mevcut ekonomik ve finansal mekanizmalar olan Ekonomik ve Parasal Birlik ile İstikrar ve Büyüme Paktı’nın güçlendirilmesi, Üye Devletlerin ekonomik ve mali açıdan sürekli denetimi ve dengesizliklerin erkenden ortaya çıkarılarak önlemler alınmasına yönelik birçok düzenleme gerçekleştirilmiştir. Bu çerçevede, bir dizi mevzuat düzenlemesi kabul edilmiştir:

    *          İstikrar ve Büyüme Paktı’nın güçlendirilmesine yönelik maliye politikaları ve bütçe denetiminin yanı sıra AB’de makroekonomik dengesizliklerin daha kapsamlı ve gelişmiş gözetimine yönelik Altılı Paket.

    *          Avro Alanı ülkelerinin bütçelerinin denetlenmesi ve izlenmesi, ayrıca mali sorun yaşayan ülkelerin ekonomi politikalarının izlenmesine yönelik İkili Paket.

    *          Üye Devletlerde bütçe dengesinin gözetilerek mali disiplinin güçlendirilmesi amacıyla yürürlüğe giren, Ekonomik ve Parasal Birlik’te İstikrar Koordinasyon ve Yönetişim Antlaşması. Antlaşma ile otomatik yaptırımlar ve daha sıkı bir denetim için bütçe dengesi kuralı getirilmiştir. Antlaşmayla, Üye Devletlerin yıllık yapısal bütçe açığının nominal GSYİH’ye oranının binde 5’i aşmaması gözetilerek, bu şartın ulusal anayasalarda yer alması öngörülmüştür.

    *          Üye Devletler arasında rekabet gücünün ve istihdamın artırılması, kamu maliyesinde sürdürülebilirliğin sağlanması ve finansal istikrarın güçlendirilmesi amacıyla oluşturulan Avro Paktı.

    *          Üye Devletlerin bütçe ve ekonomi politikalarını AB düzeyinde kabul edilmiş hedef ve kurallara uydurarak, döngüsel bir süreç içinde koordine etmelerini amaçlayan Avrupa Sömestri. Avrupa Sömestri kapsamında Avrupa 2020 Stratejisi’nin ortaya koyduğu büyüme ve istihdam stratejileri doğrultusunda yapısal reformlar, İstikrar ve Büyüme Paktı doğrultusunda mali politikalar ve aşırı makroekonomik dengesizliklerin önlenmesine yönelik olarak politika koordinasyonu sağlanmaktadır.

    *          Avrupa 2020 Stratejisi, AB’nin ekonomik ve mali krizden çıkışını sağlamak amacıyla daha akıllı, sürdürülebilir ve kapsayıcı büyüme ve istihdam için stratejiler ortaya koyar. Avro Paktı ve Avrupa Sömestri’nin de çıkış noktası bu stratejidir.

    Ayrıca mali sorunlar yaşayan Üye Devletlerin destekle mesi için iki fon kurulmuştur.

    AB, her zaman birlik ve dayanışma halinde olma ilkesiyle hareket etmektedir. Başta Yunanistan olmak üzere, sorun yaşayan ülkelerin Avro Alanı’ndan çıkarılmayacağına ilişkin AB kurumları ve önde gelen Üye Devletler tarafından yapılan açıklamalar da bu dayanışmanın bir göstergesidir.

  • Doğru 22 İngiltere’nin AB’ye ilişkin referanduma gidecek olması, İngiltere’deki Muhafazakâr Parti tarafından iç siyasette puan toplama kaygısının da etkisiyle verilmiş bir karar olup, olası bir AB’den çıkış senaryosunun İngiltere’nin ulusal çıkarlarına vereceği zarar telafi edilemez olacaktır. Öte yandan, ekonomi ve güvenlik açısından getireceği tüm kazanımların ötesinde, AB üyeliğinin Türkiye için İngiltere’den farklı olarak, demokratikleşme ve reform sürecine katkıları da göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür.

    İngiltere’nin Muhafazakâr Parti Başkanı ve Başbakanı David Cameron’ın 23 Ocak 2013’te, partisinin 2015 yılında gerçekleşecek seçimleri kazanması halinde İngiltere’nin AB’ye üyelik koşullarını yeniden gözden geçirilmesi talebinde bulunacağını ve bunun karşılanmaması halinde, İngiltere’nin 2017 yılı sonuna kadar AB üyeliğini referanduma taşıyacağını duyurması, AB genelinde İngiltere’nin AB’den çıkabileceği yönünde tartışmalara yol açmıştır. Bu tartışmalar, Türkiye-AB ilişkileri bağlamında, AB’ye şüpheci yaklaşan çevrelerin de elini güçlendirmiş ve mevcut üyelerin dâhi içerisinde bulunmak istemediği bir Birliğe girmek yerine, alternatif iş birliklerini değerlendirmesi gerektiği şeklinde bazı yorumlara yol açmıştır.

    Öncelikle, İngiltere’nin AB içerisinde her zaman farklı bir ortak olduğunu hatırlamak gerekmektedir. İngiltere’nin AB üyeliği, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle tarafından iki kez veto edilmiş ve İngiltere 1973 yılına kadar AB bütünleşmesinin dışında kalmıştır. İngiltere, daha gevşek ve hükümetler arası bir AB yapısını tercih etmekte ve Westminster’dan Brüksel’e yetki devrine mesafeli yaklaşmaktadır. Bilindiği üzere İngiltere, Schengen Anlaşması ve ortak para birimi avro başta olmak üzere AB’nin birçok ortak politika alanına katılmamayı (opt-out) tercih etmiştir. Özellikle Avro Alanı’ndaki borçlanma krizinin derinleşmesiyle, krizin üstesinden daha fazla bütünleşme ile gelinebileceği görüşünün egemen olmaya başlaması ve AB düzeyinde krize karşı ortaya konulan girişimler, mali hizmetlerin ekonomisinde önemli bir yere sahip olduğu İngiltere’de AB’ye şüpheyle yaklaşanların (Euroskeptic) endişelerini artırmış ve AB’nin reforme edilmesi taleplerini artırmıştır. Bu bağlamda, Başbakan Cameron’ın AB üyeliğinin referanduma götürülmesi açıklamasının arka planında, Muhafazakâr Parti parlamenterlerinin baskıları ve iç siyasette puan toplama kaygıları da belirleyici olmuştur. Cameron aslında, İngiltere’nin AB’den çıkmasını değil, reforme edilmiş bir AB’de önemli bir rol üstlenmeye devam edilmesini desteklemektedir. Konuyla ilgili olarak AB’nin pozisyonu ise  “Avrupa Birliği içerinde İngiltere’nin yeri hususundaki en iyi yaklaşımın ne olacağına karar verecek olan, İngiltere hükümeti ve halkıdır” şeklinde ifade edilmiştir.

    Öncelikle İngiltere’nin bir referanduma gitme olasılığının, önümüzdeki dört yıl içerisinde birçok olayın gerçekleşmesine bağlı olduğunu belirtmek gerekmektedir. İngiltere’nin referanduma gitmesi, AB’nin reforme edilmesi için yeni bir antlaşmanın müzakere edilmesine ve İngiltere’nin üyeliğini yeniden müzakere etme talebinin reddedilmesine; daha da önemlisi İngiltere’de gerçekleşecek seçimlerin Muhafazakâr Parti’nin zaferiyle sonuçlanmasına bağlı olacaktır. Olası bir referandum sonucunda İngiltere’nin AB’den çıkmasının da İngiltere’nin ulusal çıkarlarını olumsuz etkileyeceği öngörülmektedir. İngiltere, AB’den çıkması halinde Tek Pazar’a erişimini kaybedecek ve tüm AB üyeleri ile Serbest Ticaret Anlaşmaları imzalamak zorunda kalacaktır. İngiltere’nin AB’den çıkıp Norveç gibi yalnızca Avrupa Ekonomik Alanı’nda (EEA) kalmayı tercih etmesi durumunda, İngiltere’nin AB Tek Pazarı’na erişimi sürecek ancak İngiltere AB müktesebatının büyük bir bölümünü uygulamakla yükümlü olacaktır. Buna karşın, AB’ye üye olmadığı için ulusal çıkarlarını ilgilendiren birçok konuda AB karar alma mekanizmalarında yer almayacak olması ise en önemli kayıplardan biri olacaktır.

    AB üyeliğinin İngiltere’de referanduma götürülmesinin, 1999 yılından bu yana AB aday ülkesi statüsünde bulunan Türkiye’nin AB ile yürüttüğü katılım müzakereleri üzerindeki etkileri incelenirken, Türkiye için AB üyelik sürecinin İngiltere için olduğundan farklı bir anlam taşıdığı göz ardı edilmemelidir. AB’ye tam üyelik hedefi, 1959 yılından bu yana Türkiye’nin stratejik hedefi ve devlet politikasıdır. Son dönemde katılım müzakerelerinde yaşanan tıkanıklığa rağmen, Türkiye ile AB, sağlam temellere dayanan köklü bir ilişkiye sahiptir. AB’nin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik krize rağmen AB üyelik perspektifi, Türkiye’de demokratikleşme, temel haklar ve hukukun üstünlüğü gibi birçok alanda önemli reformların hayata geçirilmesine öncülük ederek bir dönüşüm aracı görevi görmeye devam etmektedir. AB müktesebatına uyum kapsamında tarım ve gıda güvenliğinden güvenlik ve savunmaya kadar birçok farklı alanda mevcut standartların yükseltilmesi ile Türkiye, en yüksek standartları da benimsemiş olacaktır. Ayrıca, 28 üye ülkeyi ve 500 milyonu aşkın kişiyi bir araya getiren bir barış ve istikrar projesi olan AB’ye katılmak, Türkiye’nin güvenliğine ve daha etkili bir küresel aktör olmasına da büyük katkılarda bulunacaktır. AB ile arasında Gümrük Birliği bulunan Türkiye’nin, ticaretinin neredeyse yarısını AB ile yaptığı ve AB’nin Türkiye’nin en önemli ticaret ortağı olduğu ve Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımların yaklaşık yüzde 75’inin AB kaynaklı olduğu da göz önünde bulundurulduğunda, AB’nin Türkiye ekonomisi bakımından sahip olduğu önem bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin bu alanlarda AB düzeyindeki karar alma mekanizmalarına katılımı büyük öneme sahip olmakla birlikte, ancak tam üyelikle mümkündür. Tüm bu nedenlerden dolayı, Türkiye için AB’ye üyelik hedefi, bir Üye Devletin, AB ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmek istemesi gerekçesiyle kolayca vazgeçilebilecek bir hedef değildir.

  • Doğru 23 Her ne kadar yüksek mahkemeler ve kimi üye ülke mahkemeleri, Türk vatandaşlarının AB sınırlarında dolaşımına yönelik olumlu kararlar almış olsa da, uygulamadan sorumlu üye ülkeler özelinde konu netliğe kavuşmuş değildir. Aralık 2013 tarihinde, taraflar arasında Geri Kabul Anlaşması’nın imzalanması ve akabinde vize diyaloğunun başlatılması ile vize konusunda yeni bir adım atılmıştır.

    AB ve üye ülkelerinin Türk vatandaşlarına uyguladığı vize koşulları, Türkiye-AB ilişkileri çerçevesinde son yıllarda sıklıkla ele alınan bir konu olmuştur. Bu kapsamda -Hükümet ve Türk vatandaşları dâhil olmak üzere- Türkiye, Brüksel ve AB üye ülkelerini vize uygulamaları hususunda eleştirmektedir. Şikâyetler vize ücreti, başvuru sırasında AB üye ülke konsoloslukları tarafından talep edilen belgelerin içerik ve sayısına; müracaat sahiplerine sunulan hizmetlerin yetersizliğinden konsolosluk personelinin başvurana yönelik muamelesi, uzun ve yorucu prosedürlerin varlığına kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılmıştır.

    Hukuki perspektiften bakıldığında, Türk vatandaşlarının AB üye ülkelerine girişte almak zorunda oldukları vize ve söz konusu uygulamanın dayandığı hukuki temelleri konusunda ciddi tartışmalar bulunmaktadır. AB’nin en yüksek mahkemesi konumunda bulunan Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın (ABAD), 2009 yılında Soysal Davası’na ilişkin verdiği karar sonrasında, Türk kamuoyunda vizelerin yakın zamanda kalkacağı algısı oluşmuştur. Ancak aynı Mahkeme, Ekim 2013 tarihinde karara bağlanan Demirkan Davası’nda önce verdiği kararın aksine bir tutum sergilemiş ve vize koşulunun yasal olduğuna hükmederek, sadece sınırlı düzeyde istisnayı kabul etmiştir. Bu hukuk mücadelesini AB ve Türkiye’de hükümetler, bürokrasi, hukukçular ve akademisyenler ile sivil toplum ve medya yıllar boyunca yakından takip etmiştir. Türkiye’de vize uygulamaları ile ilgili tartışmalar siyasi, bürokratik, hukuki, insani ve teknik boyutlarda tüm hararetiyle yaşanırken, başını iş dünyasının temsilci kuruluşlarının çektiği kimi sivil toplum örgütleri de medyanın gücünü yanlarına alarak, konuyu gündemde tutmaya devam etmişlerdir.

    Hiç şüphesiz vize sorunu, Türkiye-AB ilişkilerindeki en tartışmalı konulardan biri olmakla birlikte, özellikle Türk kamuoyunda, ülkenin AB entegrasyon sürecini ve algıları olumsuz etkileyen bir meseledir. 1963 yılından itibaren AB ile ortaklık ilişkisi içinde olan, 1999 yılından beri aday ve 2005 yılından beri katılım müzakerelerini yürüten Türkiye’ye yönelik vize koşulunun kaldırılması, sürecin doğal ve mantıklı seyrine uygundur. İlişkilerde sivil toplum diyaloğunun öneminin sıkça dile getirilmesi de dikkate alındığında, AB’yi oluşturan dört temel serbestiden biri olan kişilerin serbest dolaşımı konusunda gelişme sağlanmalıdır.  Bir ülkenin “Avrupalılaşması” ve sivil toplumların birbirleriyle kaynaşmasının en etkili araçlarından biri, serbest dolaşımın önündeki engellerin kaldırılmasıdır.

    Vize tartışmaları ile ilgili olarak AB, Türkiye’nin vize serbestisi konusunda diğer yabancı ülkelerle aynı muameleye tabi olması ve -geri kabul, sınır yönetimi, göç, iltica ve bağlantılı diğer konular dâhil olmak üzere- pek çok konu başlığındaki tartışmalarda alışılagelen “hareketlilik, göç ve vize diyaloğu” sürecinden geçmesi gerektiği pozisyonunu savunmuştur. Türk Hükümeti ise bu pozisyona hararetle karşı çıkmış, Avrupalı mahkemelerin kararlarına dayanarak, Türk vatandaşlarının hâlihazırda AB üye ülkelerine vizesiz bir şekilde gidebileceğini savunmuş; AB ile bu alanda farklı bir yol haritası izlenmesini talep etmiştir. Hiç şüphesiz, vize konusunda bugün halen somut bir çözüme ulaşılmamasında, her iki tarafında konuyu kendi açılarından değerlendirmesinin rolü büyütür. Türkiye ile AB, vize konusunda uzun süren müzakereler neticesinde somut bir çözüm geliştiremezken, bu süreç doğrultusunda çalışmayı kabul eden diğer ülkeler, her ne kadar AB ile olan ilişkileri Türkiye kadar eski ve köklü olmasa da, (örneğin Batı Balkanlar), şu an Schengen bölgesine vizesiz erişimden faydalanmaktadır.

    Türk vatandaşlarına yönelik vize serbestliği konusunda tartışmalar, taraflar arasında geri kabul mekanizmalarının çalıştırılması noktasına varmıştır. Çok uzun süren Geri Kabul Anlaşması üzerindeki müzakereler, Avrupa Komisyonu ve Türkiye arasında sağlanan uzlaşmanın ardından, 16 Aralık 2013 tarihinde, anlaşma metninin taraflarca imzalanması ile birlikte tamamlanmıştır. Geri Kabul Anlaşması’nın imzalanması ile eşzamanlı olarak, Avrupa Birliği Türkiye ile vize serbestisi diyaloğunu başlatmıştır. Bu amaçla Türkiye’ye göç, hareketlilik ve vize konusundaki “Yol Haritası” sunulmuştur. AB Bakanlığı ise söz konusu yol haritasına ek, açıklamalı bir yol haritasıyla, Türk tarafının mevcut sıkıntılarının da sürece dâhil edileceğini açıklamıştır. “Yol Haritası” esas itibarıyla, seyahat belgelerinin (pasaport gibi) güvenliği, göç yönetimi, kamu düzeni ve güvenliği ile temel haklar gibi vize muafiyeti ve Geri Kabul Anlaşması’nın düzgün bir şekilde uygulanmasıyla ilgili kurallar ve yükümlülükler içermektedir. Hiç şüphesiz Türkiye de, Türkiye-AB Geri Kabul Anlaşması ve göç, hareketlilik ve vize diyaloğu konularında daha fazla emek sarf etmelidir.

    Geri kabul, hiç şüphesiz, düzensiz ve yasa dışı göç ile mücadele edilmesi, bu sayede sınırlar içerisinde ve dışarısında güvenliğin tesisi açısından tüm ülkeler için büyük önem arz eden ve kurulması elzem olan bir mekanizmadır. 2.648 kilometrelik kara sınırı ile AB üyesi ülkeler arasında en uzun beşinci kara sınırına; 7.200 kilometrelik deniz sınırı ile de, yine AB üyesi ülkeler arasında en uzun beşinci deniz sınırına sahip Türkiye için, üyelik müzakerelerini yürüttüğü AB ile geri kabul mekanizmasının kurulması, AB üyelik şartlarının ötesinde, Türkiye’nin iç ve dış güvenliği açısından büyük önem arz etmektedir. AB ile olduğu kadar Türkiye’nin, kendi coğrafyasındaki mülteci ve sığınmacı bakımından kaynak teşkil eden ülkeler ile de geri kabul anlaşmaları imzalaması ve bu mekanizmayı bütüncül bir şekilde oluşturması gereklidir.

    Son olarak; Türk vatandaşlarına vize serbestliği verilmesi ile birlikte, vizeden muaf bir şekilde Schengen üyesi AB ülkelerinde dolaşma hakkının, AB genelinde hiçbir kısıtlama olmadan serbest dolaşım anlamına gelmediğinin Türk kamuoyu tarafından bilinmesi, büyük önem arz etmektedir. Aynı Batı Balkan ülkelerinde olduğu üzere bu hak, sadece biyometrik pasaport sahibi kişiler için geçerli olacaktır ve altı aylık sürede 90 günü aşmayan ziyaretlerle sınırlıdır.

  • Doğru 24 Türkiye AB Çerçeve Programları’na katılarak sadece Avrupa Araştırma Alanı’na entegre olmakla kalmıyor, aynı zamanda edindiği tecrübelerle daha fazla proje hazırlayarak, ödediği katkı payının üzerinde geri dönüş elde ediyor.

    2002-2006 döneminde yürütülen 6. Çerçeve Programı ile Türkiye ilk defa resmi olarak AB Çerçeve Programlarına diğer üye ülkelerle eşit koşullarda tam katılım sağlamıştır. Daha önceden, 4. Çerçeve Programı’na (1998-2002) ve 5. Çerçeve Programı’na (2002-2006) proje bazında katıldığı için, o dönemler Türkiye genel katılım payı ödememiştir. Ancak 6. Çerçeve Programları’na tam katılmak için Türkiye’den 231 milyon avro değerinde katkı payı ödemesi istenmiştir. Türkiye ise bu miktarın 185 milyon avrosunu ulusal kaynaklardan karşılamıştır. 6. Çerçeve Programı’nda, Türkiye 2947 proje başvurusunda bulunmuş ve bunların 454’ü kabul edilmiştir. Dolayısıyla ülkemizin başarı oranı yüzde 15,4 olarak gerçekleşmiştir. Genel olarak bakıldığında, Türkiye’nin Programa katılım payı binde 6 olarak gerçekleşmiş ve toplam bütçenin binde 4’ünden faydalanmıştır.

    Türkiye’nin 6. Çerçeve Programı’nda kaydettiği performans çok düşük kalmaktadır, ancak ilk defa tam katılımcı sıfatı altında programda yer aldığı gözden kaçırılmamalıdır. Üstelik bazı AB üye ülkelerine ve diğer aday ülkelere (örneğin Litvanya, Letonya, Estonya, GKRY, Malta, Hırvatistan, Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti) kıyasla, Türkiye’nin daha iyi bir performans sergilediği de göz önünde tutulmalıdır. Yapılan kıyaslamaya göre, Türkiye en çok fon geri dönüşü sağlayan aday ülke konumundadır. Üstelik 6. Çerçeve Programı’nda elde ettiği tecrübeler sayesinde, Türkiye, 7. Çerçeve Programı’na katılımında önemli ilerlemeler kaydetmiştir. 7. Çerçeve Programı’nın daha ilk üç yılında (2007-2009) katılım için ödediğimiz 60 milyon avroluk ulusal katkı payına karşılık 70 milyon avro geri dönüş sağlanmıştır. Ayrıca, 1 Ocak 2007 ile 30 Haziran 2012 dönemi arası, Türkiye, 7. Çerçeve Programı’nda toplam 879 projede yer almış ve Türk ortakların yer aldığı projelerin toplam portföy büyüklüğü 2,5 milyar avro değerine ulaşmıştır. Nitekim 30 Haziran 2012 tarihi itibarıyla, Türk ortakların aldığı fon 145,1 milyon avro değerine ulaşmıştır. Görüldüğü üzere Türkiye, AB Çerçeve Programları’ndan git gide daha fazla faydalanmaktadır.

    Tüm bunların yanı sıra Türkiye’nin AB Çerçeve Programları’na katılması, özellikle bilgi transferi ve deneyim paylaşımı sayesinde ülkemizin bilim ve araştırma kapasitesinin güçlendirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Çerçeve Programları’na katılım, Türkiye’nin AB ve AB dışındaki ülkeler ile bilim ve teknoloji alanlarında iş birliğini güçlendirmesi için önemli bir imkân sağlamaktadır. Ayrıca Türkiye’nin Çerçeve Programları’na katılımı ile başta KOBİ’ler olmak üzere Türk sanayicisinin yeni ve çeşitli pazarlara erişimi sağlanmaktadır. Bir diğer önemli husus, bu Programlar ile bilim insanları ve araştırmacıların dolaşımının desteklenmesi, özellikle bilgi transferi ve deneyim paylaşımı için önemli bir zemin oluşturulmasıdır. Bu kapsamda, örneğin, TÜBİTAK ve AB’nin bilimsel ve teknolojik araştırma laboratuvarı olan Ortak Araştırma Merkezi (Joint Research Center-JRC), 28 Şubat 2013 tarihinde, iş birliklerini güçlendirmek amacıyla bir mutabakat zaptı imzalamıştır. Söz konusu anlaşma kapsamında, AB’nin Ortak Araştırma Merkezi bünyesinde yer alan enstitülerinde Türk araştırmacıların doktora ve doktora sonrası araştırmalarını yürütmelerine imkân tanınmaktadır. Bu bağlamda, yukarıda belirtilen yayılma etkilerinden (spillover) yararlanması için Türkiye’nin AB Çerçeve Programları’na katılması büyük önem taşımaktadır.

    Türkiye’nin AB Çerçeve Programları’na katılarak elde ettiği avantajlar sayesinde, Türkiye Araştırma Alanı’nın Avrupa Araştırma Alanı’na entegrasyonu hızlı bir şekilde sağlanmaktadır. Nitekim “Bilim ve Araştırma”, Türkiye’nin 2005 yılından beri yürüttüğü AB müzakere sürecinde bugüne kadar açılıp geçici olarak kapanan ilk ve tek başlıktır. “Bilim ve Araştırma” alanındaki müktesebat kapsamında, AB’nin faaliyetlerini içeren Çerçeve Programları’na ilişkin Konsey ve Komisyon kararları ve üçüncü ülkeler ile bilim ve teknoloji alanında imzaladığı anlaşmalar yer almaktadır. Türkiye’nin Bilim ve Araştırma Politikası’nın AB ile uyumu incelenirken üzerinde durulan temel konu, Türkiye’nin AB Çerçeve Programları’na katılımıdır ve bu kapsamda Türkiye’nin AB Çerçeve Programları’na etkin katılımı için gerekli koşulları sağlayıp sağlamadığına önem verilmektedir. Görüldüğü üzere, Türkiye’nin Çerçeve Programları’na katılımında giderek daha fazla tecrübe kazanması, sadece bilim ve araştırma alanında iş birlikleri ve ortaklıkların artmasına değil, aynı zamanda giderek daha fazla proje geliştirilerek ülkemizin Program bütçesine yaptığı katkının üzerinde geri dönüş almasına da vesile olmaktadır.

  • Doğru 25 AB Bölgesel Politikası, sadece gelişmiş bölgelerden alınıp az gelişmiş bölgelere verilen basit bir kaynak/fon transferi politikası değildir. Bölgesel Politika, ayrıca Topluluk vatandaşları arasındaki uyumu güçlendirmeyi ve Birlik içerisindeki ekonomik ve sosyal düzeydeki kaynaşmayı sağlayan temel öğelerden biridir.

    AB, Üye Devletleri arasındaki sosyoekonomik farklılıklar ve bölgeler arasındaki dengesizliklerin azaltılması ve uyumun sağlanması için kendi Bölgesel Politikasını geliştirme ihtiyacı duymuştur. Bu amaçla oluşturulan Bölgesel Politika, ekonomik ve siyasi bütünleşme hedefi doğrultusunda, 1975 Roma Antlaşması ile birlikte ortak bir politika olarak AB’nin diğer politikalarına dâhil edilmiştir. Bu sebeple AB Bölgesel Politikası’nın hiçbir siyasi amaç gütmediği, unutulmaması gereken bir husustur.

    Kurucu Antlaşmalarda ve en temel belgelerde de yer aldığı şekilde Bölgesel Politika, yapısal fonlar aracılığıyla yardıma muhtaç geri kalmış bölgelerin desteklenmesini sağlayarak, Topluluk vatandaşları arasındaki uyumu güçlendirmeyi hedeflemektedir. Böylelikle AB, Bölgesel Politikası sayesinde gelişmiş ve daha zengin bölgelerde mevcut olan kaynaklarını, daha yoksul bölgelere aktarıp, bu bölgelerdeki gelişmişlik düzeyini artırmayı hedeflemektedir. Bölgesel Politika, özellikle AB içerisindeki çeşitli bölgelerdeki gelişme düzeyleri arasındaki farklılığı ortadan kaldırmak ve bu bölgelerdeki geri kalmışlığın bir dayanışma çerçevesi içerisinde önlenmesini amaçlamakla beraber, AB içerisindeki ekonomik ve sosyal düzeydeki kaynaşmanın temel öğelerinden birini oluşturmaktadır.

    AB’nin Bölgesel Politikası’na ilişkin hedefleri, sadece az gelişmiş bölgelere yönelik değildir. AB genelinde, ekonomi ve kalkınma yönünden başarılı sayılan bölgeler dahi, küreselleşmenin etkisiyle birçok sorunla karşı karşıya kalmış ve yapısal değişime uğramıştır. Kalkınma düzeyi yüksek olan söz konusu bölgeler de geçirdikleri değişim sonunda bölgesel kalkınmaya yönelik yenilikçi uygulama politikası izlemiş, bu da söz konusu bölgelerin uyum kapasitelerinden kaynaklı birçok farklılığın oluşmasına sebep olmuştur.

    Bu açıdan değerlendirildiğinde görülüyor ki AB için bölgesel kalkınma, önemli ve öncelikli bir konu teşkil etmektedir. Bu bağlamda, AB’nin bir dayanışma çerçevesi içerisinde işlev gören Bölgesel Politikası, gelişmiş bölgelerden alınıp az gelişmiş bölgelere verilen basit bir kaynak transferi politikasından çok daha önemli hedeflere hizmet etmeyi amaçlamaktadır.

    1988 yılından beri süregelen Bölgesel Politika faaliyetleri ve bu Politika kapsamındaki yapısal fonların, AB Üye Devletlerinin yanı sıra AB’ye sonradan veya yeni katılan ülkelerin uyum sürecini hızlandırdığı ve bu ülkelerin diğer üye ülkelerle yakınlaşmasını kolaylaştırdığı bilinmektedir. Ayrıca yapısal fonlar aracılığıyla AB, farklı bölgelerin kalkınmasına ve bu bölgelerin kendi aralarındaki sosyoekonomik uyumuna destek sağlamaktadır.

    Bölgesel Politika ayrıca, Lizbon Stratejisi çerçevesindeki AB için büyüme ve istihdam politikaları ile de uyumludur. Bu bağlamda, yapısal fonlar AB’nin bu hedefi doğrultusundaki en önemli araç olmakla beraber, 1988, 1993, 1999 ve 2006 yıllarında yeniden düzenlenmiş ve ek mali kaynaklarla desteklenmiştir. Avrupa Komisyonu’nun Bölgesel Politika kapsamında 2007-2013 yılları için belirlediği Yapısal Fonlar şöyle sıralanabilir:

    *          Avrupa Bölgesel Kalkınma Fonu: Bölgeler arasındaki sosyoekonomik dengesizlikleri azaltmayı amaçlamakla birlikte en az gelişmiş bölgelerin kalkınması için mali destek sağlar.

    *          Uyum Fonu: 1993 Maastricht Antlaşması ile GSYİH’si AB ortalamasının yüzde 90’ının altında kalan Üye Devletlerin, Ekonomik ve Parasal Birliğin üçüncü kademesine girebilmelerine yardımcı olur.

    *          Avrupa Sosyal Fonu: Eğitim ve mesleki eğitim, işsizliğin önlenmesi ve istihdamın artırılması, sosyal dayanışma ve fırsat eşitliği için yardım sağlar. Bu fonlar ayrıca üç temel hedefe katkı sağlamayı amaçlar:

                - Yakınsama: En az gelişmiş bölge ve ülkelerde büyüme odaklı imkânlar ve faktörleri geliştirmeyi ve artırmayı amaçlar;

                - Bölgesel Rekabetçilik ve İstihdam: Yakınsama hedefi dışında kalan bölgelerde rekabetçiliği, bölgenin çekiciliğini ve istihdam oranını iki yolla artırmayı amaçlar.

                - Avrupa Bölgelerarası İş Birliği: Yerel ve bölgesel inisiyatifler aracılığıyla sınır ötesi iş birliğinin, daha entegre bir bölgelerarası kalkınmayı hedefleyen uluslararası iş birliğinin ve deneyim paylaşımı ile bölgelerarası iş birliğinin güçlenmesini amaçlar.

    Son dönemlerde, Bölgesel Politika’ya uyum açısından, düzensiz olsa da Türkiye’de ilerleme kaydedildiği görülmektedir. Özetle Türkiye, AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Ulusal Programı Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu başlığı altında belirtilen hedefler doğrultusunda, uyum çalışmalarında önemli adımlar atmış ve AB’nin Katılım Ortaklığı Belgesi ile İlerleme Raporları çerçevesindeki kriterlerini yerine getirme çabası içine girmiştir.

  • Doğru 26 Üye Devletler kendi anayasal gereklerine uygun olarak, AB üyeliğinden çekilmeye karar verebilir.

    AB, egemen devletler arasında imzalanan uluslararası antlaşmalar ile gönüllü üyeliğe dayalı olarak kurulmuş olan bir kuruluştur. Üye Devletlerin AB üyeliğinden çıkma olasılığı, Lizbon Antlaşması ile düzenlenmiştir. AB Antlaşması’nın 50’nci Maddesi’ne göre, Üye Devletler kendi anayasal gereklerine uygun olarak, AB üyeliğinden çekilmeye karar verebilir. AB üyeliğinden çekilmeye karar veren bir Üye Devlet, bu niyetinden AB Konseyi’ni haberdar eder. AB Konseyi tarafından belirlenecek rehber ilkelere göre, söz konusu Üye Devlet ve AB arasında bir anlaşma müzakere edilir ve imzalanır. Bu anlaşma ile üyelikten ayrılma ile ilgili düzenlemeler yapılır ve üyelikten ayrıldıktan sonra, söz konusu ülkenin AB ile ilişkisinin nasıl sürdürüleceği belirlenir. Üyelikten Ayrılma Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinden itibaren, AB Antlaşmaları söz konusu ülkeye uygulanmaz. Eğer üyelikten bu şekilde ayrılan bir ülke AB’ye tekrar başvuruda bulunursa, bu ülkeye tüm diğer ülkeler için geçerli olan prosedür uygulanır.

    Henüz üyelikten çıkma talebinde bulunan bir ülke olmamıştır. Ancak Danimarka’ya bağlı olan ve 1979 yılında özerklik kazanan Grönland, 1983 yılında yapılan referandumda, seçmenlerin yüzde 52’sinin ayrılma yönünde oy kullanması sonucunda, o dönemki AET’den 1985 yılında ayrılmıştır. 1984 yılında Grönland yönetimi, Danimarka ve AET arasında imzalanan özel bir anlaşma ile ayrılma sonrasındaki ilişkiler düzenlenmiştir. Bununla birlikte,  herhangi bir ülkenin AB’den çıkması oldukça zordur. AB üyeliğinden çıkmak, AB üyeliğinin getirdiği avantajlardan da vazgeçmek anlamına gelir. Bu avantajlar arasında, AB İç Pazarına herhangi bir sınırlama olmadan erişim, serbest dolaşım hakkı, AB bütçesinden ve fonlarından faydalanma, AB vatandaşlığından yararlanma hakkı, AB yönetişim sistemi ve karar alma sürecinde yer alma, AB kurumlarında temsil edilme gibi ayrıcalıklar yer alır. AB üyeliğinden ayrılan bir ülke, Avrupa’nın geleceğini etkileyen bir kurumdaki temsil hakkından da vazgeçmiş olur.

  • Doğru 27 Türkiye’nin hedefi AB üyeliğidir. Bunun dışındaki diğer hiçbir alternatif, Türkiye’nin mevcut kazanımlarını daha da ileriye taşımasını sağlamaz.

    AB üyeliği yerine imtiyazlı ortaklık, AB’deki bazı Hristiyan demokrat partiler tarafından ileri sürülen bir kavramdır. Bu kavram, ilk olarak Türkiye ile birlikte Ukrayna ve Rusya gibi ülkeler için ortaya atılsa da ağırlıklı olarak Türkiye’nin üyeliğine ilişkin olarak gündeme getirilmektedir. Almanya Başbakanı Angela Merkel ve 2007-2012 arasında Fransa Cumhurbaşkanı olan Nicholas Sarkozy, AB içinde Türkiye için imtiyazlı ortaklık fikrinin savunucusu olmuştur. Angela Merkel, Almanya’da iktidara gelmeden önce, 2004 yılında Türkiye’ye yaptığı ziyarette de bu fikri gündeme getirmiştir. “Ayrıcalıklı ortaklık”, “özel ortaklık”, “özel statü” gibi farklı kelimelerle de ifade edilen imtiyazlı ortaklık fikrinin tam olarak neleri kapsadığı açık değildir. Ancak genel olarak, Türkiye’nin AB kurumlarında ve karar alma sürecinde temsil edilmediği, güvenlik ve dış politika, enerji, Gümrük Birliği ve yasa dışı göç ile mücadele gibi alanlarda AB ile ileri iş birliğine girdiği bir model olarak tanımlanabilir. Bazı analistler, bu modelin sadece AB için değil, Türkiye için de yararlı olacağını, üye olmayacağı için Türkiye’nin AB müktesebatına bağlı olmayarak bağımsızlığını devam ettireceğini söylemektedir. Oysa Türkiye, hâlihazırda Gümrük Birliği, AB adaylığı ve müzakere süreci neticesinde özellikle ekonomik ve siyasi kriterlere ilişkin hukuk sistemini büyük ölçüde AB’ye uyumlu hale getirmiştir. Gümrük Birliği zaten bir ayrıcalıklı statüdür. Gümrük Birliği’ni tesis eden Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin 1/95 Sayılı Gümrük Birliği Kararı uyarınca, Türkiye AB’nin ortak ticaret politikasını ve ortak gümrük tarifesini uygulamaktadır. Türkiye, katılım öncesi strateji kapsamında, Hayat Boyu Öğrenme ile Bilim ve Araştırma alanında Çerçeve Programı ve Avrupa Çevre Ajansı gibi bazı AB ajans ve programlarına katılabilmektedir. Türkiye, diğer yandan, NATO üyesi olarak da gelişen AB Güvenlik ve Savunma Politikası kapsamında AB ile iş birliğine gitmektedir. Türkiye, zaten adı konulmamış bir imtiyazlı ortak statüsünde iken AB ile ilişkilerindeki en büyük eksikliği, AB’nin karar alma sürecinde yer alamamasıdır. AB ile oldukça ileri düzeyde olan ilişkilerinin daha iyi yönetilebilmesi ve Türkiye’nin Gümrük Birliği ve AB adaylığı nedeniyle uyguladığı politika ve kararların karar alma sürecinde de yer alabilmesi, ancak AB’nin tam üyesi olması ile mümkün olacaktır. AB üyeliği, Türkiye’nin nüfusuna orantılı bir şekilde Avrupa Parlamentosu’nda, AB Bakanlar Konseyi’nde ve Avrupa Komisyonu ile diğer AB organlarında temsil edilmesini sağlayacaktır. 80 milyona yaklaşan nüfusu ile Türkiye, karar alma sürecinde Almanya ve Fransa gibi önde gelen Üye Devletler kadar etkili olacaktır. Dolayısıyla üyelik sonucu bağımsızlığını kaybetmekten ya da AB yönetimi altına girmekten endişe etmesine gerek yoktur. Türkiye, AB’ye tam üye olarak, dünyada etkili bir aktör olan AB’nin en etkili ülkelerinden biri olacaktır. İmtiyazlı ortaklık önerisi, Türkiye’nin AB üyesi olmasına kültürel, ekonomik, siyasi sebeplerle ve kurumsal mekanizmada etkili bir konumda olacağı için karşı çıkanlar tarafından öne sürülmektedir. Türk hükümetleri, birçok kere Türkiye’nin tam üyelik dışında hiçbir formülü kabul etmeyeceğini açıklamıştır. Türkiye’nin bu tutumunu devam ettirmesi ve gerek 1963 Ortaklık Anlaşması, gerekse AB adayı olan ve üyelik müzakerelerini yürüten bir ülke olarak kazanılmış haklarından ve AB üyeliğinin getireceği avantajlardan hiçbir şekilde feragat etmemesi gerekir. Unutulmamalıdır ki, 2004 yılında tüm AB Üye Devletleri, Türkiye ile üyelik amacıyla katılım müzakerelerini başlatma kararını almıştır. Bu sürecin doğal sonucu tam üyeliktir.

  • Doğru 28 Bir ülkenin, AB’ye üye olarak istediği politikalara dâhil olmama gibi bir tercih şansı bulunmamaktadır. Ancak istisnai durumlarda, bazı kararların veya politikaların dışında kalınabilir.

    AB’ye üye olmak, AB müktesebatının tümüyle kabulünü ve AB müktesebatının ve bunu uygulayacak idari kurumların tümüyle iç mevzuata aktarılmasını gerektirir. AB müktesebatı, AB’yi kuran Antlaşmalar, tüm AB yasaları, deklarasyonlar, kararlar, uluslararası anlaşmalar ve Avrupa Birliği Adalet Divanı içtihadını içerir. AB’ye aday olan ülkeler için 1993’te kabul edilen Kopenhag Kriterleri, siyasi ve ekonomik kriterden sonra şu kriteri öngörmüştür: “Üyelik, aday ülkenin siyasal, ekonomik ve parasal birliğin hedeflerine katılmak da dâhil olmak üzere, üyelik yükümlülüğünü üstlenme yeteneğine sahip olmasını öngörür.” Dolayısıyla bir aday ülkenin AB’ye üye olarak bir politikaya dâhil olup, bir diğerine dâhil olmaması gibi bir tercih şansı bulunmamaktadır. Öte yandan bir ülke, AB’ye üye olduktan sonra belirli durumlarda bazı kararların veya politikaların dışında kalabilmektedir. Bunun örneklerini AB’yi kuran Maastricht Antlaşması’nda Danimarka’nın ortak dış ve güvenlik politikası; İngiltere ve İrlanda’nın Schengen Alanı’nın dışında kalması; İngiltere, İsveç ve Danimarka’nın Avro Alanı’na katılmaması; İngiltere, Polonya ve İrlanda’ya Temel Haklar Şartı’ndan muafiyet tanınması oluşturmaktadır. İngilizce “opt-out” olarak adlandırılan ve dışarıda kalmayı tercih etmek olarak açıklanabilecek bu uygulama, Kurucu Antlaşmalarda yer almamaktadır. Ancak özellikle oy birliğine dayalı yeni anlaşmaların müzakeresi ve yeni politikaların kabulü söz konusu olduğunda, her zaman tüm Üye Devletlerin katılacağı bir oy birliği sağlanması mümkün olamamaktadır. AB üye sayısı arttıkça ve bütünleşme süreci yeni alanlara doğru ilerledikçe, oy birliği sağlamak daha da zorlaşmaktadır. Böyle durumlarda, bir veya iki ülkenin tüm AB’nin ilerlemesini engellemesine meydan vermemek için, dışarıda kalma pragmatik bir çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Maastricht Antlaşması sonrasında örneklerini gördüğümüz bu uygulama, artık tek tip ve yeknesak bir Avrupa bütünleşmesinin yerini çok vitesli, esnek veya “a-la-carte” olarak tabir edilen entegrasyon modeline bıraktığı şeklinde yorumlanmıştır. Buna rağmen, AB’de geçerli olan temel kural, hemen ve aynı anda olmasa bile, nihayetinde tüm ülkelerin tüm müktesebata taraf olup, müktesebatı bütünüyle uygulamasıdır. 2004 ve 2007’de gerçekleşen son genişleme sürecinde AB Üye Devletleri, üye olur olmaz tüm politikalara katılamamıştır. Katılım Anlaşmaları uyarınca Schengen Alanı, yapısal fonlar gibi bazı AB politikalarına katılımları geçiş süreleri sonucunda gerçekleşmektedir. 2013 itibarıyla Bulgaristan, Romanya ve GKRY hala Schengen Alanı’na dâhil değildir. Ancak üyelik gereği olarak gecikme ile de olsa bu alana katılmaları gerekir. Bu konuyla ilgili diğer bir uygulamaya da değinmek gerekir: 1997 Amsterdam Antlaşması ile “güçlendirilmiş işbirliği” prosedürü getirilmiştir. Bu prosedür, birbirleriyle daha yakın çalışmak isteyen Üye Devletlerin AB yasal çerçevesine saygılı olarak bu yakın iş birliğini gerçekleştirmesine, dolayısıyla diğer üyelerden farklı hızda ilerlemelerine olanak vermektedir. Güçlendirilmiş işbirliği, Antlaşmalarda belirlenen yetkilerin genişletilmesi ve AB’nin münhasır yetki alanında olan Gümrük Birliği gibi alanlarda uygulanamaz. Bunun yanında, ancak son bir çözüm olarak iş birliğinin amaçlarının, AB’nin tüm üyelerinin katılımı ile makul bir sürede gerçekleştirilemeyeceğinin açık ve net bir şekilde ortaya koyulmasına bağlı olarak uygulanabilir. Güçlendirilmiş işbirliği, AB’nin amaçlarına katkıda bulunmalı, çıkarlarını korumalı ve bütünleşme sürecini pekiştirmelidir. Güçlendirilmiş işbirliği prosedürü, AB Antlaşması’nın IV Numaralı başlığında yer almaktadır. Güçlendirilmiş işbirliğinin başlatılabilmesi için en az dokuz ülkenin katılımı gerekir. İş birliği dileyen, diğer Üye Devletlerin katılımına da açık olmalı ve açık kalmalı; katılan ve katılmayan ülkeler arasında ayrımcılığa neden olmamalıdır. Güçlendirilmiş işbirliği çerçevesinde kabul edilen tasarruflar, AB müktesebatının bir parçasını oluşturmaz; sadece katılan ülkeler için bağlayıcıdır. Bütünleşme sürecini kolaylaştırmaya ve ileriye götürmeye yönelik bu tür uygulama ve mekanizmalara rağmen, halen AB hukuki ve kurumsal yapısında esas olan, tüm Üye Devletlerin AB Anlaşmalarının tüm hükümlerine taraf olduğu ve tüm politikalara katıldığı veya zaman içinde katılacağı bir bütünleşme mantığıdır.

  • Doğru 29 AB’nin Türkiye dışında farklı ülkelerle de Gümrük Birliği vardır.

    AB ve Türkiye arasında Gümrük Birliği, Avrupa Topluluğu ve Türkiye Ortaklık Konseyi’nin 1/95 Sayılı Kararı ile 1996 yılının başında yürürlüğe girerek resmiyet kazanmıştır. Türkiye, Birlik’e üye olmaksızın Gümrük Birliği’ne dâhil olan tek aday ülke konumundadır. Ancak Türkiye haricinde AB, Gümrük Birliği müzakerelerini küresel boyuta taşıyarak iki taraflı müzakere süreçlerine girmektedir.

    Nitekim AB, Türkiye ile yürürlükte olan Gümrük Birliği dışında, 1 Temmuz 1991 tarihinde 90/680/CEE Konsey Kararı ile Andora; 1 Aralık 1992 tarihinde 2002/245/EC Konsey Kararı doğrultusunda da San Marino ile Gümrük Birliği müzakerelerini tamamlamıştır. Söz konusu anlaşmaların kapsamına bakıldığında, Andora ile tarım ürünleri haricindeki ürünler Gümrük Birliği kapsamına girerken, San Marino ile tüm ürünleri kapsamaktadır. Türkiye ve AB arasındaki Gümrük Birliği, bilindiği gibi sanayi ve işlenmiş tarım ürünleri kapsamında uygulanmaktadır.

    AB, Türkiye için önemli bir ihracat ve ithalat pazarını oluşturmaktadır. Türkiye, AB’nin ithalatta yedinci, ihracatta beşinci pazarı konumundadır. Ancak Andora ve San Marino için AB’nin önemli bir ticari ortağı konumunda oldukları söylenemez. Mikro devletler olarak nitelendirilebilecek bu iki ülkenin ekonomik büyüklükleri, AB’ye aday ülke konumuyla Gümrük Birliği’ni tamamlamış olan Türkiye’nin konumu ile karşılaştırılamayacak kadar farklıdır.

  • Doğru 30 Schengen Alanı’na AB Üye Devletleri dışında diğer Avrupa ülkeleri de dâhil olabilir.

    1985 yılında Topluluk çerçevesi dışında başlatılan ve 1995 yılında yürürlüğe giren Schengen Anlaşması ile bu Anlaşmaya taraf ülkeler, aralarındaki iç sınır kontrollerini kaldırarak oluşturdukları Schengen Alanı’nın dış sınırlarındaki korumanın güçlendirilmesi konusunda teminat vererek, kişilerin Schengen Alanı’na dâhil olan ülkeler arasında serbest dolaşımını sağlamışlardır. Günümüzde Schengen Alanı’na dâhil 26 ülke bulunmaktadır.

    Schengen Alanı’na üye bir ülkenin sınırlarından bir kere giren herkes, kontrol edilmeksizin diğer ülkelerin sınırlarından geçebilir. Yine de, her ülkede hareketli kontrol noktaları mevcuttur. Schengen müktesebatı ve bu müktesebata bağlı tüm faaliyetler, Avrupa Antlaşmalarında yer almaktadır. Günümüzde bu düzenek, AB’nin bir özgürlük, güvenlik ve adalet alanı haline getirilmesi hedefine katkıda bulunmaktadır. Bu bağlamda Schengen Alanı, Schengen müktesebatı olarak bilinen; iç sınırlarda kontrollerin kaldırılmasını ve dış sınırların eş güdümüne yönelik ortak vize politikası, polis ve yargı iş birliği, düzensiz göçmenlerin geri gönderilmesi ve Schengen Bilgi Sistemi gibi ortak veri bankalarının oluşturulmasını içeren kurallar bütününe dayanmaktadır.

    İlk olarak, 1985 yılında Almanya, Belçika, Fransa, Lüksemburg ve Hollanda bir araya gelip kendi aralarındaki sınırları kaldırarak bir alan oluşturmaya karar verdi. Söz konusu alanın oluşturulmasına yönelik ilk anlaşma, 14 Haziran 1985 tarihinde Lüksemburg’da imzalandı. Buna istinaden, oluşturulan bu alan Schengen Alanı olarak adlandırıldı. Bunu takiben Schengen Alanı, 1990’lı yıllarda anlaşmalara sonradan dâhil olan diğer Avrupa ülkelerinin de katılımıyla giderek genişledi. Örneğin 1990 yılında İtalya, 1991’de İspanya ve Portekiz, 1992’de Yunanistan, 1995’te Avusturya, 1996’da Danimarka, İsveç ve Finlandiya Schengen Alanı’na dâhil olan Avrupa ülkelerinin de katılımıyla giderek genişledi. Örneğin 1990 yılında İtalya, 1991’de İspanya ve Portekiz, 1992’de Yunanistan, 1995’te Avusturya, 1996’da Danimarka, İsveç ve Finlandiya Schengen Alanı’na dâhil olan AB üye ülkeleridir.

    Daha sonra, 2004 yılında AB’ye üye olan 10 ülkeden dokuzu 2007 yılında Schengen Alanı’na dâhil olmuştur. Bu ülkeler Estonya, Litvanya, Letonya, Macaristan, Malta, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Slovenya’dır. AB’ye üye olur olmaz Schengen Alanı’na dâhil olmayan bu dokuz ülkenin alana dâhil olmaları için öncelikle kendilerine ait dış sınırlarda etkili bir kontrol mekanizması sağlamaları ve Schengen Bilgi Sistemi’ni modernize etmeleri gerekmiştir. 1 Ocak 2007’de AB’ye üye olan Bulgaristan ve Romanya, henüz Schengen Alanı’na katılmamıştır.

    AB Üye Devletleri, Schengen Alanı’na dâhil olmak zorunda değildir. Örneğin AB Üye Devleti olan İrlanda ve İngiltere, kendi istekleri doğrultusunda Schengen Alanı’na katılmamıştır. Bu bağlamda iki ülke özel bir statüye sahiptir ve Schengen düzenlemelerinin yalnızca bir kısmına katılmaktadır. Örneğin İrlanda, esas olarak Schengen Bilgi İşlem Sistemi’ne katılmaktadır. İngiltere ise Schengen Bilgi İşlem Sistemi dâhil, polis iş birliği ve ceza konulu adli iş birliği ile uyuşturuculara karşı mücadele gibi konulara müdahil olmaktadır. Nitekim Schengen Alanı’na tam olarak dâhil olmadıklarından dolayı, bu iki ülke kendi sınırlarında kişileri denetleme hakkını korumaktadır. Ancak AB’ye yeni üye olan bir ülkenin müktesebatı tümüyle kabul etmesi gerektiğinden, bu alanın dışında kalmaya karar vermesi söz konusu olamaz. Gerekli geçiş süreleri bittikten ve gerekli şartlar yerine getirildikten sonra, yeni Üye Devletlerin de Schengen Alanı’na dâhil olmaları hem bir hak hem de bir yükümlülüktür.

    Bununla birlikte, Schengen Alanı’na sadece AB Üye Devletleri değil, aynı zamanda AB üyesi olmayan ülkeler de dâhil olabilir. Örneğin AB’ye üye olmayan iki Avrupa ülkesi İzlanda ve Norveç, imzacı ülkelerle bir iş birliği anlaşması yaparak, 1999 yılında Schengen Alanı’na dâhil olmuştur. İş birliği anlaşması gereğince İzlanda ve Norveç, karar alma hakkına sahip olamasalar da anlaşmalara bağlı diğer tüm haklardan yararlanmaktadır. Bu bağlamda, Schengen müktesebatı, 2001 yılından itibaren bu iki ülkede tümüyle yürürlüğe girmiştir.

    Öte yandan, İsviçre de AB üyesi olmamasına rağmen 2004 yılında Schengen Alanı’na ortak olma anlaşması hazırlayarak, 2005 yılı Haziran ayında yapılan referandum kararı ile Schengen Alanı’na kabul edilmiştir. Son olarak, 19 Aralık 2011 tarihinde Liechtenstein, her ikisi de Schengen Alanı’na dâhil olan Avusturya ve İsviçre ile iç kara sınırlarını kaldırarak Schengen Alanı’na dâhil olmuştur.

  • Doğru 31 AB’de sosyal politika alanında birçok konu, Üye Devletlerin yetki alanındadır. Buna rağmen Avrupa İstihdam Stratejisi, Avrupa Sosyal Fonu, Avrupa Küreselleşme Fonu ile istihdama destek sağlanmış; Avrupa İş Hukuku oluşturulmuş; “ayrımcılık yasağı” ve “eşit işe eşit ücret” prensipleri ile kadın erkek eşitliğini sağlamak amaçlanmış; sosyal politika konusunda pek çok düzenleme ile Avrupa’da sosyal adaleti ve sosyal refahı sağlamada önemli kazanımlar elde edilmiştir.

    Kuruluşundan bu yana ekonomik ve siyasi bütünleşmeyi amaçlayan AB’nin, sosyal bütünleşmeyi öngörmemekle birlikte, bir sosyal politikasının mevcut olduğu söylenebilir. 1986 yılında Avrupa Tek Senet’i ile AB’nin yetki alanına giren sosyal politika konuları, 2000’li yıllarla birlikte işsizlik, yoksulluk ve sosyal dışlanma ile sosyoekonomik düzeyde yaşanan farklılıkları gidermek amacıyla giderek daha fazla önem kazanmaya başlanmıştır. Buna karşın, AB düzeyinde sosyal politikanın tüm temel alanlarını kapsayan bir “Avrupa sosyal birliği” ya da Üye Devletlerin uymak zorunda oldukları tek bir sosyal modelden söz etmek güçtür. AB bünyesinde, hükümetler ve sosyal taraflar arasında kurumsallaşmış bir “sosyal diyaloğa” dayanan bir “Avrupa sosyal modelinden” söz edilebilirse de, Üye Devletlerin tercihlerine göre farklılaşan sosyal sistemler mevcuttur. Sosyal politika, esasen Üye Devletlerin sorumluluğunda olan bir alan olduğundan, AB asgari standartlar ve asgari seviyede sahip olunan hak ve yükümlülükleri belirlemiş ve Üye Devletlerin uyması gereken belirli sosyal politika norm ve standartları oluşturmuştur.

    Sosyal politika, AB mevzuatı içinde direktif ve tüzüklerle genişleyen çok dinamik bir alanı oluşturmaktadır. AB sosyal politika düzenlemeleri, işçi sağlığı ve iş güvenliği, mesleki eğitim, cinsiyet eşitliği ve işçilerin serbest dolaşımı gibi konular üzerinde yoğunlaşmıştır. Bugün gelinen aşamada, iş yeri sağlığı ve güvenliği hakkında detaylı hükümlere sahip, işsizlikle mücadeleye önem veren, kadın-erkek eşitliğini ön plana alan ve AB İş Hukuku olarak tanımlanan geniş bir sosyal politika mevzuatı oluşmuştur. Üye Devletlerin sosyal politikalarında, AB İş Hukuku kapsamında, işletmelerin devri ve işverenin iflası durumlarında isçi haklarının korunması, isçilerin bilgilendirilmesi, çalışan gençlerin korunması, çalışma saatlerinin belirlenmesi düzenlemekte ve iş sağlığı ve güvenliği alanında bağlayıcı hükümler getirilmektedir. Üye Devletlerde istihdamın artırılması ve işsizlikle mücadelede iş birliğini güçlendirmek amacıyla İstihdam Stratejisi ile Üye Devletlerin mevcut durumları değerlendirilmektedir. Aynı zamanda, Avrupa Sosyal Fonu çerçevesinde hazırlanan programlar ve fonlarla istihdamı artırıcı projelere, AB düzeyinde destek sağlanmaktadır. Kadın-erkek eşitliğini sağlamak amacıyla, üye ülkelerin mevzuatlarına “eşit işe eşit ücret” prensibi getirilerek, istihdama giriş, mesleki eğitim, terfiler ve sosyal güvenlik sistemlerinde eşitlik yerleştirilmekte; hamile ve yeni doğum yapmış kadınların hakları ve izinleri kapsamlı bir şekilde düzenlenmektedir. Sonuç olarak, AB tüm Üye Devletlerin aktif rol alabileceği ve AB’deki sistem ve politikaların çeşitliliğine saygılı bir sosyal politika modeli benimsemektedir. AB’nin son yıllarda gelişme göstererek geniş bir alanı kapsamaya başlayan sosyal politika alanında edindiği kazanımlar ve Üye Devletlerde sosyal adalet ve refahı sağlama çabaları, artarak sürecektir.

  • Doğru 32 Avro Alanı ülkesi olmadığı halde avro kullanan ülkeler de vardır.

    Avro, Avro Alanı’nın resmi para birimi olmakla birlikte küresel pazarlarda da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Pek çok farklı neden yüzünden bu para birimi, AB dışındaki bazı ülkelerde de resmi veya fiili para birimi olarak tedavüldedir. Avro Alanı’nı oluşturan bazı bölgeler, Avrupa kıtası üzerinde olmasalar da AB’nin parçasıdır. Fransa’nın denizaşırı bölgeleri Guyana, Karayipler’deki Martinik Adası, Hint Okyanusu’ndaki Reunion Adası ile Atlantik Okyanusu’nda bulunan Portekiz’e ait Madeira ve Asor Adaları ile İspanyol Kanarya Adaları, bu bölgelere örnektir. AB Üye Devletlerinin hukuk kuralları, gözetim ve denetimleri altında oldukları için bu ülkelerde avro kullanılmaktadır.

    Bunun yanında Avro Alanı ve AB üyesi olmayan bazı ülkeler de avroyu resmi para birimleri olarak kullanmaktadır. Bunlar Monako, San Marino, Vatikan ve Andora’dır. Avro öncesinde Monako, Fransız Frangı; San Marino, Vatikan ve Andora ise İtalyan Lireti kullanmaktaydı ve Fransa ve İtalya’dan onların para birimini kullanmak ve basabilmek için izin almışlardı. Daha sonra AB ile parasal anlaşmalar imzalayarak avro kullanımına geçmişlerdir. Bu ülkeler sınırlı miktarda, milli yüzünde kendi tasarımları olan madeni avro basabilme yetkisine sahipken, kâğıt avro basamamaktadır.

    Avro para biriminin 2002’de dolaşıma girmesinden önce AB ile parasal anlaşmalar imzalayan, bu ülkelerle zamanla ortaya çıkan aksaklıkları düzeltmek ve basabilecekleri azami madeni para hacmini artırmak için AB, anlaşmalarını yeniden müzakere etmiştir. Yeni anlaşmalar Vatikan ile 1 Ocak 2010’da, Monako ile Aralık 2011’de ve San Marino ile 1 Ağustos 2012’de yürürlüğe girmiştir. Andora ise herhangi bir yasal düzenleme olmaksızın avroyu fiili olarak kullanmaktadır. Ülkede avro, daha önce dolaşımda olan İspanyol Pezosu ve Fransız Frangı’nın yerini almıştır. 30 Haziran 2011’de Andora ve AB arasında bir anlaşma imzalanmış ve 1 Nisan 2012’de yürürlüğe girmiştir. Bu anlaşma sayesinde Andora, avroyu resmi para birimi olarak kullanmaktadır. Bu ülkelere ek olarak, AB’nin bir parçası olmayan bazı Fransız deniz aşırı bölgeleri de AB ile anlaşmaları sonucu avroyu resmi para birimleri olarak kullanmaktadır. Bunlar Kanada’nın doğu kıyısına yakın Miquelon Adaları, Hint Okyanusu’ndaki Mayotte Adası ve Saint-Barthelemy Adası’dır. Fakat bu adalar, hiçbir şekilde kendi avro madeni paralarını basamamaktadır.

    Balkan ülkeleri Kosova ve Karadağ da avroyu fiili para birimleri olarak kullanan ülkeler arasındadır. AB ile hiçbir anlaşmaları olmamasına rağmen, bu ülkeler daha önceden kullandıkları Alman Markı’nın yerini avronun alması ile avro kullanmaya başlamıştır.

  • Doğru 33 Doğru stratejilerle çevresel önlemler, rekabet gücü açısından avantaja dönüştürülebilir.

    AB ile müzakere sürecinde çevre mevzuatı, tüm aday ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de sanayi sektörü dâhil olmak üzere pek çok alanda zorlu değişimleri beraberinde getirmektedir. Çevresel tedbirlerin maliyetlerinin iyi hesaplanmamış olması, sektördeki denetim eksikliği ve yasal düzenlemelerdeki boşluklardan dolayı çevre maliyet analizlerinin sağlıklı bir şekilde yapılamaması sonucunda, AB’nin çevre mevzuatının özellikle Türk sanayisinin rekabet gücünü zayıflatacağı düşüncesi gündeme gelmektedir. Ancak doğru stratejilerle çevresel önlemlerin, rekabet gücü açısından avantaja dönüşebileceği bazı temel noktalar etrafında doğrulanabilmektedir.

    Öncelikle AB çevre mevzuatının uyumlaştırılması noktasında, Türkiye’nin daha fazla çevresel yükümlülük ile karşı karşıya kalacağı aşikârdır. Sanayi sektörü için, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler için bu yükümlülük ve çevresel önlemlerin getireceği ağır maliyetler, bu tür işletmelerin piyasadaki rekabet edebilirliklerinin sorgulanmasına sebep olabilmektedir. Ancak çevresel teknolojilerin her alanında en ayrıntılı mevzuata sahip ülkelerde (Almanya) bile çevresel koruma tedbirlerinin rekabete zarar vermediği görülmektedir. Bunun en önemli sebebi, bu tür ülkelerin temiz enerji üreten ülke konumunda olmasıdır. Dolayısıyla istenilen süreçte “temiz üretim” ile elde edilecek yüksek standartlar için gerekli yasal çerçevenin oluşturulması gerekmektedir.

    Türkiye, AB ile mevzuat uyumu çalışmalarını sürdürmektedir. Bu, Türkiye için daha verimli üretime geçilmesine imkân sağlayacaktır. Yasal düzenlemelerin, aynı zamanda uluslararası rekabet gücünü artırıcı, yüksek kalitede teknolojik dönüşümü destekleyici yönde olması önemlidir. Bu konuda, Devlet Planlama Teşkilatı’nın 2014-2018 dönemini kapsayan “Onuncu Kalkınma Planı” çerçevesinde de benzer bir yaklaşımla mevcut politika ve hedefler güncellenmiştir. Genel hedefler, istikrarlı bir ekonomik büyümeyle beraber uluslararası rekabet gücünü esas alan ve çevrenin korunması gibi temel prensipler etrafında hazırlanmıştır. AB’ye uyumda Türkiye’de özellikle çevre koruma politikalarında yüksek kalite standartlarının uygulanacağı düşünülmektedir. Rekabetin etkilenme boyutu, daha çok ürün farklılığının seviyesi, talepte fiyat esnekliği, yerel piyasaya karşı ulusal/uluslararası piyasanın boyutu ve kayıt dışı ekonomidir. ?.

    Bugün AB tarafından çevreci teknolojilerin kullanımı ve geliştirilmesi, özellikle teşvik edilmektedir. Nitekim daha temiz ve çevreci teknolojilerle üretilen ürünlerin kullanımı, gelecekte İç Pazar’da dolaşımda olan ürünlerin standart ve özellikleri arasında belirleyici olacaktır. Bugün bile gelişmiş pazarlarda çevreci ürünlere yönelimin giderek arttığı gözlemlenmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin ticaretinin yaklaşık yarısını gerçekleştirdiği AB pazarında rekabetçi gücünü koruması ve artırması için çevre müktesebatı kapsamındaki düzenlemeleri hayata geçirmesi gerekmektedir.

    AB sürecinde, istenilen standartları getirecek yeni projelerin geliştirilmesinin altyapısını oluşturacak yatırımların doğru planlanması, yatırım yapan işletmeleri ulusal ve uluslararası standartlarda ihtiyaçlara cevap veren işletmeler haline getirecektir. Böylece Türkiye sanayisi rekabet gücünü daha da artıracaktır. Çevre standartlarının geliştirilmesi ile Türk ürünleri, bu alanda tüm dünyada öncü rol oynayan AB’de hızla gelişen yeşil ekonomi içinde yerini alabilecektir.

     

     

  • Doğru 34 AB aday ve potansiyel aday ülkelerini AB üyeliğine hazırlamak için IPA II altında verilen ve Türkiye’nin de faydalanıcısı olduğu mali yardımlar genel kanının aksine Türkiye'nin AB katılım sürecinde gerçekleştirmesi gereken temel reform ihtiyaçları doğrultusunda belirlenen önceliklere göre verilmektedir.

    AB’nin genişleme süreci aşama aşama gerçekleşen bir süreçtir ve aday ülkeler ancak belli kriterleri yerine getirdikleri takdirde Birliğe üye olabilirler. Aday ve potansiyel aday ülkelerin birçoğunun, AB’ye katılım kriterlerini yerine getirebilmek için kapsamlı bir ekonomik, siyasi ve sosyal reform sürecinden geçmeleri gerekmektedir. Ancak bu süreç oldukça maliyetlidir ve kimi zaman söz konusu ülkelerin gelir kaynakları bu maliyetleri karşılamakta yeterli olmamaktadır. Bu durumda, AB zorlu reform sürecindeki aday ülkelerin katılım hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olmak için mali ya da teknik destek vermektedir. 2007 yılından itibaren aday ve potansiyel aday ülkelere sağlanan mali yardımlar tek bir çatı altında toplanmış ve ‘Katılım Öncesi Mali Yardım Aracı’ veya kısaca IPA (Instrument for Pre-Accession Assistance) olarak adlandırılmıştır. IPA I olarak adlandırılan ilk mali yardım dönemi 2007-2013 yıllarını kapsamaktadır ve 2014 yılı itibariyle 2020’ye kadar sürecek olan IPA II dönemi başlamıştır.

    Türkiye de AB üyeliği yolunda uzun yıllar emek vermiş bir ülke olarak IPA altında verilen mali yardımların en büyük faydalanıcılarından biri olmuştur. Mali yardımların nasıl ve hangi alanlarda kullanılacağı Avrupa Komisyonu tarafından her mali yardım dönemde yayımlanan Türkiye İçin Endikatif Strateji Belgesi (Indicative Strategy Paper for Turkey) ile belirlenmektedir. Bunun temel nedeni ise 2014-2020 Türkiye İçin Endikatif Strateji Belgesi’nde belirtildiği üzere Türkiye’nin gerekli reformları gerçekleştirmek için ihtiyacı olan yatırım miktarının IPA kaynaklarından çok daha fazla olmasıdır. Hal böyle olunca, katılım şartlarını sağlayabilmek için yapılması gereken reform ihtiyacının en fazla olduğu ve mali yardımın en çok destek olacağı alanlara öncelik verilmesi kaçınılmaz olmuştur.

    IPA aday ülkelerin ihtiyaçlarını esas aldığı için, öncelikle yapılan analizlere göre Türkiye’nin AB katılım sürecinde temel ihtiyaçları tespit edilir. Bu aşamada ihtiyaçların belirlenmesinde Türkiye-AB Katılım Ortaklığı Belgesi, Komisyon’un Genişleme Strateji Belgesi ve her yıl hazırlanan ilerleme raporları temel alınmaktadır. Örneğin, Avrupa Komisyonu’nun 2013/2014 Genişleme Stratejisi Türkiye’de demokrasi, yönetişim, hukukun üstünlüğü ve temel haklar ve özgürlükler alanlarında reform ihtiyacı olduğunu vurgulamaktadır. Aynı zamanda bölgeler arası sosyo-ekonomik eşitsizliğin yüksek olmasına da dikkat çekilmektedir. Bu belge ışığında, 2014-2020 Türkiye İçin Endikatif Strateji Belgesi IPA II döneminde Türkiye’ye sağlanacak mali yardımın kapsamını ‘demokrasi ve hukukun üstünlüğü’ ve ‘rekabet edebilirlik ve büyüme’ adı verilen iki ana başlık altında belirlemiştir. Aynı zamanda yardımların dağıtılmasında ülkelerin fonları kullanma ve idare etme kapasitesi ile katılım şartlarına ne kadar uydukları gibi kriterler de değerlendirilir. Son olarak da bu şekilde belirlenen öncelik alanları ile ilgili IPA’nın beş bileşeni doğrultusunda politika alanları geliştirilmektedir ve mali yardımın bileşenlere göre dağılımı yapılmaktadır. IPA II döneminde Türkiye’ye tahsis edilen mali yardım miktarı yaklaşık 4,5 milyar avrodur ve bu dönem için ayrılan toplam mali yardım miktarının yaklaşık üçte birini oluşturmaktadır. 2013 yılı için AB’nin Türkiye’ye yaptığı katılım öncesi yardım 902,9 milyon Avro olarak kaydedilmiştir. 

  • Doğru 35 Hâlihazırda Türkiye’nin kara taşımacılık sektörü, çeşitli AB ülkelerinde transit kotalarına maruz kalmaktadır. Bu sorun, Gümrük Birliğinin iyi işlemesini engellemektedir.

    Türkiye ve Avrupa Birliği arasında, 1963 yılında imzalanmış olan Ankara Anlaşması’na dayanan bir ortaklık ilişkisi bulunmaktadır. Ayrıca bu Anlaşma’nın hayata geçirilmesi gayesiyle 1970 yılında imzalanan Katma Protokol aracılığı ile tohumları atılan, 1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararıyla son aşamasına geçilen bir Gümrük Birliği ilişkisi mevcuttur. 

    Türkiye’nin AB ile yürürlükte olan Gümrük Birliği’ni yakından incelediğimiz zaman, “malların serbest dolaşımı” ilkesine dayana bu ilişkide çeşitli sorunlar olduğu görülmektedir. Türkiye’nin AB üye ülkelerine ihracatının büyük bir bölümü karayollarından gerçekleştirilirken, AB ülkeleri Türkiye’de kayıtlı yük araçlarına hâlihazırda transit kotaları uygulamaktadırlar. Buna ilaveten, söz konusu kotalar yüzünden AB’deki alıcılara daha geç ve yüksek fiyatla ulaştırılmak zorunda kalınan mallar, aslında AB içinde serbest dolaşım hakkı bulunan, AB gümrük bölgesine ait mallardır.

    Bu çerçevede, unutulmaması gereken bir husus, hem Türkiye’nin hem AB ülkelerinin, aslında aynı gümrük sahasının birer parçaları olduğudur.

    AB tarafınca “hizmetlerin serbest dolaşımı” kapsamında, gümrük birliğinden ayrı olarak değerlendirilmesi istenen “ulaşım” konusu da, özellikle 1970’te imzalanan Katma Protokol’de yer alan 42. Madde doğrultusunda, aslında Gümrük Birliği ile doğrudan ilgili bir konudur. AB Adalet Divanı kararlarının da teyit ettiği gibi, “etkin bir taşıma olmadan, malların serbest dolaşımı gerçekleşemez”.

    Bir diğer husus Katma Protokolün 23. ve 41. Maddeleri uyarınca Türkiye ve AB’nin karşılıklı ticaret ve hizmet sunumunda stand-still kuralına riayet etmeleri; bir başka deyişle, “koşulları, o tarihte geçerli olan koşullardan daha kısıtlayıcı hale getirmekten kaçınmaları” gerekmektedir. Ancak, 2007 yılına kadar Türk taşımacılarının serbestçe transit geçtiği Bulgaristan’ın, AB’ye üye olmasıyla birlikte, “Türk taşımacılarının transit geçişlerinde hem kota kısıtlaması, hem de sefer başına (gidiş-dönüş) transit ücreti uygulamaya başlaması stand-still maddesinin ihlalidir.

    Nitekim Türk taşımacılarının karşılaştığı kota sorunu 2014 yılında Dünya Bankası tarafından Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği’ni değerlendiren raporda da ele alınmış, Gümrük Birliği ilişkisinin Türkiye ekonomisi ve AB ekonomisi açısından faydalarının ciddi ölçüde sorgulanmasına yol açan etkenlerden biri olduğu teyit edilmiştir.

    Bu çerçevede, Türkiye-AB ilişkilerinde hâlihazırda devam eden sorunların giderilmesi için, Gümrük Birliği kapsamında transit kotalarının ele alınması ve çözümlenmesi için ulaştırma ile ilgili olan 14. Faslın açılması önem arz etmektedir. Ayrıca Gümrük Birliği’nin kapsamının genişletilmesi ve derinleştirilmesi gündeme geldiğinde kota sorununun da mutlak suretle ele alınması gerekmektedir.

     

     

  • Doğru 36 Gelişmiş piyasa ekonomisiyle Türkiye yatırımcılar için cazip ve dinamik bir iş ortamı sunmakla kalmıyor, önümüzdeki birkaç yıl içinde iş ortamının geliştirilmesine yönelik önemli düzenlemelerin hayata geçirmesi bekleniliyor.

    2008 yılında başlayan küresel mali krizin ardından AB’de ortaya çıkan mali sorunlar ve borç krizlerine karşın, Türkiye, 2010 yılında yüzde 9’luk bir büyüme hızı kaydederek küresel krizin etkilerinin kısa sürede üstesinden gelmiştir. Nitekim Türkiye’nin bu durumu 2013 yılında yüzde 4,5 oranında bir büyüme ile korumayı başardığı anlaşılıyor. Türkiye günümüzde dünyanın 18’inci ve Avrupa’nın ise 6’ncı en büyük ekonomisine sahip ülke konumuna gelmiş durumdadır. Türkiye’de makroekonomik istikrar sağlanmış ve ülkenin hızla büyüyen bir ekonomi konumuna gelmiş olması, Türkiye pazarında yatırımda bulunulması ve şirket kurulması açılarından cazip bir merkez haline dönüşmesine neden olmuştur. Tüm bunlar bir yana, AB adaylık süreci kapsamında da, Türkiye işleyen bir piyasa ekonomisine ve Birlik içinde rekabet baskısı ve piyasa güçleriyle baş edebilme kapasitesine sahip olmasıyla birlikte, Kopenhag ekonomik kriterlerini karşılayan duruma gelmiştir.

    Dünya Bankası tarafından her yıl hazırlanan ve ülkelerdeki yerel şirketlerin iş kurmalarını ve iş yapmalarını etkileyen bir dizi düzenlemeleri mercek altına alan “İş Yapma Endeksi”ne (Doing Business) göre, 189 ülke arasında Türkiye 55’inci sırada yer alıyor. AB Üye Devletleri’nin sıralamasına dayanılarak kıyaslama yapıldığında, Türkiye’deki iş yapma ortamı koşulları açısından AB’nin çoğu üye ülkelerinin gerisinde kaldığı bir gerçektir. Bu endeks sıralamasında, Türkiye sadece İtalya, Lüksemburg, Yunanistan, GKRY, Hırvatistan ve Malta’nın önüne geçmiş durumdadır. Türkiye ile beraber katılım müzakerelerine başlayan ve 1 Temmuz 2013 tarihinde AB’ye katılan Hırvatistan’daki iş yapma koşullarının Türkiye’nin gerisinde olduğu da dikkat çekiyor.

    Endeksi oluşturan göstergeleri teker teker incelediğimizde, AB’ye kıyasla, Türkiye’deki iş ortamına ilişkin çıkan tablo ise bambaşka bir durum arz ediyor. Türkiye’nin “İşe Başlama Kolaylığı”, “İnşaat İzinlerinin Alınması”, “Kredi Alma”, “Sınır Ötesi Ticaret” ve “İflasın Çözümü” alanlarında AB performansının çok gerisinde kaldığı bir gerçektir. Türkiye’de özellikle şirketlerin pazara giriş koşulları ve tasfiye işlemlerinin iyileştirilmeye yönelik düzenlemelere hız verilmesi gerekiyor. Ancak buna karşın, “Elektrik Bağlama”, “Tapu Siciline Kayıt”, “Azınlık Yatırımcılarının Korunması” ve “Sözleşmelerin Uygulanması” alanlarında ise Türkiye, AB ile kıyasla daha iyi bir performans sergiliyor. Bu kapsamda örnek vermek gerekirse, Türkiye'de şirketler, tesislerine toplam 70 günde elektrik bağlatabilirken, bu hususta AB’de ortalama 105 güne ihtiyaç duyuluyor. Aynı şekilde, bir başka örnek de, Türkiye’de bir mülkün tescil edilmesi için tüm işlemlerin tamamlanmasında sadece 6 gün gerekirken, bu süreç AB ortalamasında 25,6 gün sürüyor.

    Durum böyle iken, göstergeler bazında Türkiye ile AB performansı kıyaslandığında karşıya çıkan tablo çok da olumsuz görünmüyor. Nitekim, Türkiye uzun yıllardır, Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile baş edebilme kapasitesine sahip olduğunu gösterdi. Türkiye’deki iş ortamının iyileştirilmesi için, ayrıca 2018 yılına kadar, Onuncu Kalkınma Planı kapsamında öngörülen iş ve yatırım ortamının geliştirilmesine ilişkin eylem planı çerçevesinde, bürokratik süreçlerin iyileştirilmesi, hukuki süreçlerin iyileştirilmesi, yatırım yeri temininin kolaylaştırılması ile iş ve yatırım ortamıyla ilgili yönetişimin bölgesel düzeyde geliştirilmesine yönelik adımlar atılması öngörülüyor. Türkiye’deki iş ortamının daha da geliştirilmesi, ülkemizin büyümesinin sürdürülebilirliğinin sağlanması hususunda da önemli katkılar sağlayacağı kuşkusuzdur.

     

  • Doğru 37 AB bölgesel politikası AB’yi oluşturan bölgeler arasında birçok farklı nedenden dolayı ortaya çıkan sosyoekonomik farklılıkları azaltarak, bütünsel kalkınma hedefi doğrultusunda, az gelişmiş ve sorunlu bölgelerin entegre olmasını ve Avrupa bütünleşmesinin sonuçlarından daha fazla faydalanılmasını amaç edinen ve siyasi ve idari yapıyı değiştirmek gibi gayeleri olmayan ortak bir politika alanıdır. Aynı zamanda, AB’nin bölgesel yönetimlerle ilgili olarak üye devletlere tavsiye verme ve sistem değişikliği sunma gibi bir yetkisi yoktur; söz konusu siyasi yapılar AB üye ülkelerinin kendi iç meseleleridir.

    “Çeşitlilikte birlik” sloganını temel değerlerinden biri haline getirmiş AB’nin uluslarüstü yapısının ve Birliğin kurulduğu ilk dönemlerden bu yana ortak politikası haline getirdiği bölgesel politikanın üye ülkelerdeki ayrımcılığı ve bölünmeyi tetiklediği kamuoyunda oldukça yaygın bir kanı. Özellikle 2014 yılının Eylül ayında İskoçya’da gerçekleştirilen bağımsızlık referandumu ve İspanya’da tetiklediği Katalanlar’ın bağımsızlık referandumu talebi, bu alandaki tartışmaları tekrar gündeme getirdi. Hiç şüphesiz, söz konusu hareketlerin altında etnik ve kültürel birçok neden yatıyor; ancak, Türkiye kamuoyunda da var olan bölgesel politikanın ayrılıkçı hareketleri desteklediği veya güçlendirdiği kanısı bu alandaki bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor.

    AB’nin bölgesel politikası 1975 yılında, üye ülkelerin ve üye ülkelerdeki bölgelerin arasında coğrafi yapı, iklim özellikleri ve nüfus yapısı gibi pek çok nedenden dolayı ortaya çıkan sosyoekonomik farklılıkların azaltılması amacıyla kurulmuş ortak bir politika alanıdır. Diğer bir deyişle, AB bütçesinin yaklaşık üçte biri ile finanse edilen bölgesel politika, AB’nin az gelişmiş ülkeleri ve bölgeleri ile gelişmiş bölgeleri arasında bir dayanışma mekanizması oluşturarak, az gelişmiş bölgelerde yapılan stratejik yatırımlar ile bu bölgelerin potansiyelini en yüksek seviyeye çıkarmayı amaçlamaktadır. Tüm bu hedefler, aynı zamanda, değişen zamanın ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Nitekim 2014-2020 dönemi için ortaya koyulan hedefler AB’nin ‘Avrupa 2020’ stratejisi ile uyumlu şekilde istihdam, rekabetçilik, ekonomik büyüme, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve sürdürülebilir kalkınma olarak belirlenmiştir.

    Bu noktada unutulmaması gereken husus, bölgesel politikanın genel hatlarının ve hedeflerinin AB kurumları ve karar alıcıları tarafından belirlenmesine karşın AB’nin bölgesel yönetimlere ilişkin bir mevzuatının olmadığıdır. Federal yapıda ve kendi içinde özerk bölgelere ayrılmış AB üye ülkeleri vardır; ancak, yönetim yapısına ilişkin kararlar tamamen üyelerin kendi siyasi sistemleri içinde kendi halkları tarafından verilir. Kısaca, yönetim yapısı üye ülkelerin iç meseleleridir ve AB’nin ilgili kurucu antlaşmalarında tanımlanmış üye ülkelere yönetim yapıları ile bir tavsiye verme veya dayatma yetkisi yoktur. AB’nin böyle bir yetkisi olsaydı, günümüzde Almanya gibi 16 bölgeden oluşan federal bir devletin yanında Fransa veya AB’nin en son üyesi Hırvatistan gibi üniter devlet sistemine sahip farklı yapıda ülkeler değil, tek bir yönetim yapısı ile yönetilen 28 farklı üye olurdu. Özetle, üye ülkelerin kendi yapıları hâlihazırda kurulmuş ve yerleşmiş olduğu için AB üye ülkelere yerel yönetimlere ilişkin bir model sunmaz.

    AB’de bölgelerinin yönetim şekillerinin farklı olması nedeniyle, üye ülkelerin AB bölgesel politika mevzuatını ulusal mevzuatlarına aktarma zorunlulukları yoktur. Bölgesel politika mevzuatı genel olarak çerçeve ve uygulama tüzüklerinden oluşmaktadır ve üye ülkelerden yalnızca söz konusu tüzüklerde yer alan prensipler ve mekanizmalar doğrultusunda yapısal fonların etkin bir şekilde kullanılmasını temin edecek idari ve hukuki düzenlemeleri hayata geçirmeleri beklenmektedir. Bunun dışında, ülkelerin bölgesel politikaları ve kalkınma stratejileri kendileri tarafından hazırlanmaktadır ki farklı yönetim yapıları göz önüne alındığında tek bir bölgesel politika veya kalkınma stratejisi uygulamanın verimli olmayacağı ortadadır. Tüm bu nedenler göz önüne alındığında, AB bölgesel politikasının siyasi amaçlarla oluşturulmuş bir politika alanı değil, Birliği oluşturan bölgeler arasındaki eşitsizlikleri gidererek bütünsel bir kalkınmayı hedefleyen ortak bir politika alanı olduğu görülmektedir.

     

     

  • Doğru 38 Cinsiyet eşitliği, kadınların ekonomik ve politik yaşama tam katılımları ve etkin bir rol oynayabilmeleri için hayati önem taşır. Bu çerçevede, cinsiyet eşitliği, AB için temel bir haktır ve Birlik politikalarında öncelikli alanlardan birini oluşturur. İnsan haklarının ve her ülkenin demokratikleşme sürecinin bir parçası olan kadın hakları, AB üyelik sürecinde siyasi ve ekonomik kriterler başlıkları altında önemli bir yer işgal eder.

    Kadın-erkek eşitliğinin sağlanması ve kadınların toplumsal hayatın her safhasında eşit ve adil şekilde temsil edilme haklarının korunması ve geliştirilmesi sadece AB katılım müzakerelerinde değil, AB’nin tüm politika alanlarında öncelikli konulardan birini oluşturuyor. 2015 yılı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanan ve kadın-erkek eşitliğini değerlendiren raporda da belirtildiği gibi, kadınlar temel ve ekonomik haklar alanında AB üye ülkelerinde erkeklerin gerisinde. AB verilerine göre, Avrupa genelinde kadınların yüzde 33’ü şiddet mağduru. Ayrıca, Avrupalı kadınlar aynı işi yaptıkları erkeklere göre yüzde 16 daha az maaş alıyorlar.

    AB ülkeleri ile kıyaslandığında AB üyelik müzakerelerini sürdüren Türkiye’nin de cinsiyet eşitliği konusunda pek parlak tablo sergilemediği görülüyor.Türkiye’nin AB katılım müzakerelerinin merkezinde yer alan ve yerine getirilmesi gereken Kopenhag kriterlerinin bir parçası olan kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasının gerekliliği "Yargı ve Temel Haklar" ile "Sosyal Politika ve İstihdam" fasılları altında değerlendiriliyor.

    Türkiye’de kadın haklarının korunması, kadınların siyasi alandaki temsillerinin artırılması ve kadının en temel insan hakkı olan yaşama hakkını elinden alan töre ve namus cinayetlerinin önlenmesi de dâhil olmak üzere, kadına yönelik her türlü şiddetin ortadan kaldırılması yönünde yürütülen çalışmalarla birlikte, AB’ye üyelik sürecinde kadınlara yönelik olarak son yıllarda pek çok düzenleme hayata geçirildi.

    Yargı ve Temel Haklar faslı kapsamında kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği konularında, şiddet uygulayan eşler için önleyici hapis cezası gibi tedbirlerin de öngörüldüğü Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Mart 2012 tarihli Kanun’un uygulanması kapsamında, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı'nı (2012-2015) uygulamaya yönelik çalışmalar yapılırken; Türk Ceza Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik  yapılarak cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçların cezaları artırılması dahil önemli adımlar atıldı. Bunun yanında, 2009 yılında kadın haklarının korunması ve geliştirilmesi, kadın erkek eşitliğinin her alanda sağlanmasına yönelik çalışmalarını sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği içinde yürütmesi için TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun kurulması da atılan olumlu adımlardan birisidir.

    Kopenhag ekonomik kriterleri kapsamında bir değerlendirme yaptığımızda ise ülkemizde Türkiye’de kadınların işgücüne katılım (%33,2) ve istihdam (%29,6) oranlarının hâlâ AB seviyesinin oldukça altında olduğu görülmektedir.  

    Avrupa Komisyonu’nun 2014 yılı İlerleme Raporu’nda belirtildiği gibi,Türkiye’de kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasına ilişkin AB üyeliğinin gerektirdiği siyasi ve ekonomik kriterleri karşılamada henüz istenilen aşamaya gelinebilmiş değil. AB’ye üyelik sürecinde kadınlara yönelik olarak son yıllarda pek çok düzenlemeyi hayata geçiren Türkiye’nin kadınların istihdama, politika oluşturma süreçlerine ve siyasete daha fazla katılmaları konularında daha fazla çaba göstermesi gerektiği aşikâr.

    Bununla birlikte, AB üye ülkelerinin de cinsiyet eşitliği konusunda çok parlak bir karneye sahip olmadığı göz önüne alındığında, AB müktesebatının öngördüğü şekilde kadın-erkek eşitliğinin oluşturulabilmesine yönelik Türkiye’de son yıllarda atılan adımlar ve yapılan pek çok yasal ve idari düzenleme, konuya verilen önemi ve hassasiyeti göstermesi açısından umut verici gelişmeler olarak değerlendirilebilir.  

     

     

  • Doğru 39 Erasmus+ Programı tüzel kişiliğe haiz tüm kurum, kuruluş ve gençlik gruplarının katılabildiği bir programdır.

    Erasmus+ Programı tüzel kişiliğe haiz tüm kurum, kuruluş ve gençlik gruplarının katılabildiği bir programdır. 2014 yılından itibaren Hayatboyu Öğrenme (LLP) ve Gençlik (YiA) Programlarının yerine gelen Erasmus+ Programını bir çatı program olarak düşünebiliriz. Erasmus+ isminin tercih edilmesindeki en önemli sebep, önceki dönemde Hayatboyu Öğrenme Programı (LLP) altında yer alan  Erasmus Programının kamuoyunda en bilinen program olmasıdır. 

     

    *Bu DBY Türkiye Ulusal Ajansı tarafından hazırlanmıştır.

  • Doğru 40 Erasmus+ Programı kapsamında Türkiye Ulusal Ajansı'na yapılan tüm başvuruların kurumsal olması gerekmektedir.

    Erasmus+ Programı kapsamında Türkiye Ulusal Ajansı'na yapılan tüm başvuruların kurumsal olması gerekmektedir. Şöyle ki; bireyler tek başlarına başvuru yapamamaktadırlar. Bunun yerine bireyler adına kurumlar başvuru yapmaktadır. Ancak hareketlilik faaliyeti bireyleri hedeflemektedir. Bu sebeple, Erasmus+ Programı'nın alt faaliyet alanı olan KA1-Bireylerin Öğrenim Hareketliliği faaliyetine "Birey Odaklı Projeler" denmesindeki sebep, kurumsal olarak yapılan başvurunun bireyleri hedefine almasıdır. En az 4 gencin bir araya gelerek oluşturabilecekleri gayri resmi gençlik grupları da bazı alt faaliyetler için başvuru yapabilir veya projelere ortak olabilirler. 

     

    *Bu DBY Türkiye Ulusal Ajansı tarafından hazırlanmıştır.

  • Doğru 41 Erasmus+ kapsamında devam eden projeleriniz varken yeni proje başvurusu yapabilirsiniz.

    Erasmus+ kapsamında devam eden projeleriniz varken yeni proje başvurusu yapabilirsiniz. Başvuruda bulunacağınız programın koşullarına ve kurumunuzun kapasitesine bağlı olarak yeni projelere başvuru yapmanız mümkündür. Bir kurum kurumsal kapasitesini de göz önüne alarak farklı ortaklarla, farklı ihtiyaçlara dönük proje başvurusunda bulunabilir. 

    Bir kurum bir başvuru döneminde Bireylerin Öğrenme Hareketliliği-Ana Eylem 1 (KA1) projeleri için en fazla bir başvuru yapabilir. Ancak konsorsiyum yapısında ortak olarak diğer projelerde yer alabilir. Stratejik Ortaklık-Ana Eylem 2 (KA2) projeleri için ise kurumsal kapasitenizi göz önünde bulundurarak birden fazla başvuru yapmanız ve diğer projelerde ortak olarak bulunmanız mümkündür.

     

    *Bu DBY Türkiye Ulusal Ajansı tarafından hazırlanmıştır.

  • Doğru 42 Erasmus+ Programı ile ilgili Avrupa Komisyonu ile yürütülen müzakereler sonucunda 2014-2020 döneminde önceki dönemden daha fazla sayıda vatandaşımızın, Erasmus+ Programından faydalanmnasının önü açılmıştır.

    Avrupa Birliğinin eğitim ve gençlik alanında yürütülen programları yedi yıllık uygulama dönemini kapsamaktadır. 2007-2013 dönemini kapsayan “Hayatboyu Öğrenme ve Gençlik Programları”nın uygulaması 2013 yılı itibariyle sona ermiştir. Söz konusu programların uygulandığı 2007-2013 döneminde ülkemiz 600 milyon avrodan fazla bütçeden yararlanmıştır. Bu dönemde 300 binden fazla vatandaşımız kısa ve uzun süreli olmak üzere yurtdışında eğitim alma veya değişim yapma imkanına sahip olmuştur. Özellikle 2012-2013 yılındaki arızi bütçe artışının da etkisiyle, programdan yararlanan kişi sayısı 2007-2013 döneminin son yıllarında, önceki yıllara kıyasla yüksek olarak seyretmiştir. 2014-2020 döneminde eğitim ve gençlik programları “Erasmus+ Programı” olarak yürütülmeye devam edecektir. Erasmus+ Programı ülkemiz de dahil olmak üzere tüm Avrupa’da 33 ülkenin katılımı ile uygulanmaktadır. Erasmus+ Programı ile ilgili Avrupa Komisyonu ile yürütülen müzakereler sonucunda 2014-2020 döneminde Türkiye’nin asgari 700 milyon avroluk bir kaynaktan faydalanması konusunda mutabakat sağlanmıştır. Kullanılacak kaynak ile önceki dönemden daha fazla sayıda vatandaşımızın, Erasmus+ Programı'ndan faydalanarak Avrupa ülkelerinde eğitim veya değişim yapma imkanına sahip olması beklenmektedir. Sonuç olarak, eğitim ve gençlik alanında yürütülen programlardan ülkemizin faydalanma oranı, söz konusu yedi yılda olabilecek arızi artışlara göre değil, yedi yıllık uygulama dönemine göre değerlendirilmelidir. 2014-2020 döneminde Erasmus+ Programı kapsamında Türkiye’ye sağlanacak mali destek ve dolayısıyla yararlanıcı sayısında önemli oranda artış sağlanmıştır. 

    *Bu DBY Türkiye Ulusal Ajansı tarafından hazırlanmıştır.

  • Doğru 43 Ana Eylem 2 (KA2) altında desteklenen Eğitim, Öğretim ve Gençlik Alanında Stratejik Ortaklıklar projeleri ülke merkezli projelerdir.

    Ana Eylem 2 (KA2) altında desteklenen Eğitim, Öğretim ve Gençlik Alanında Stratejik Ortaklıklar projeleri ülke merkezli projelerdir.  KA2 Stratejik Ortaklık projeleri, beş alt faaliyete ayrılmaktadır. KA2 Stratejik Ortaklıklar; Yetişkin Eğitimi, Okul Eğitimi, Yükseköğretim, Mesleki Eğitim ve Gençlik alt programlarını kapsayan genel programın adıdır. Genel olarak eğitim, öğretim ve gençlik alanlarında faaliyet gösteren kuruluşlara ve farklı sosyo-ekonomik sektörlerde aktif olarak yer alan şirketlere, kamu kuruluşlarına, sivil toplum kuruluşlarına ve gençlik gruplarına işbirliği yapma fırsatı sunar. 

     

    *Bu DBY Türkiye Ulusal Ajansı tarafından hazırlanmıştır.

  • Doğru 44 Her Stratejik Ortaklık projesi, Fikri Çıktı hibe kalemi içermek zorunda değildir.

    Her Stratejik Ortaklık projesi, Fikri Çıktı hibe kalemi içermek zorunda değildir. Fikri çıktılar hibe kalemi, nitelik ve niceliksel olarak fark yaratan, müfredat, pedagojik ve gençlik çalışma materyalleri, açık eğitim kaynakları, bilişim teknoloji araçları gibi fikri çıktılar/somut çıktıların gelişimini desteklemeyi amaçlamaktadır.

     

    *Bu DBY Türkiye Ulusal Ajansı tarafından hazırlanmıştır.

  • Doğru 45 AB’de serbestleşmiş bir piyasa mekanizmasından dolayı, uygun fiyatlı ve kaliteli ürünlere erişim mümkündür. Her üye ülkede aynı standartta ürün ve hizmet sunulduğu gibi, böyle bir ortam, daha kaliteli ve rekabetçi bir üretim sistemini doğurmakta; çeşitlilik artırmakta ve fiyatları düşürmektedir.

    AB, rekabet gücü yüksek, kaliteli, güvenli ve sürdürülebilir Tek Pazar çerçevesinde, ürün ve malların dolaşımını serbest kılan teknik ve yasal düzenlemeleri esas almaktadır. Türkiye, üyelik ile birlikte AB pazarının yüksek liberalizasyonu içindeki yerini alacak ve pek çok sektörde Türk tüketicisinin, AB pazarında sunulan ürünlere güvenli bir şekilde erişimi sağlanacaktır. Serbest hale gelen piyasa mekanizması sayesinde ayrımcılık gözetmeksizin, her üye ülkede aynı standartlar uygulanmakta ve daha sağlıklı, çevreye duyarlı ve kaliteli ürün sunma koşulları neticesinde rekabetçi bir ortama zemin hazırlanmaktadır. AB piyasasındaki güvenilir rekabetçi bir ortamın getirisi olarak da tüketicilere sunulan ürün ve hizmette çeşitlilik artmakta ve fiyatlar düşmektedir.

     

  • Doğru 46 : Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 46. maddesi’ne göre, AİHM kararları Sözleşme’ye taraf olan tüm devletler için bağlayıcıdır. AİHM tarafından verilen kararlar sadece bir devletin AİHS’ni ihlal ettiğini tespit eder ; ancak ulusal mahkemelerin verdiği yargı kararlarını ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla, vatandaşının hakkını ihlal eden bir devlet, AİHM tarafından verilen bir kararı uygulamadığında, bu kararların denetiminden sorumlu olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, söz konusu devleti uyarma ve kararın uygulanması için gereken önlemleri almak zorunda olduğunu hatırlatma hakkına sahiptir. AİHM kararlarının uygulanmaması durumunda bir devlete uygulanabilecek en ağır yaptırım, ilgili devletin Avrupa Konseyi üyeliğinin askıya alınması ya da üyelikten çıkarılmasıdır.

    AİHM’nin AB ile organik bir bağı yoktur. AİHM ile AB bünyesindeki en yüksek mahkeme ve AB’nin yargı kurumu konumunda olan Avrupa Adâlet Divânı (ABAD)  farklı kuruluşlardır. ABAD'dan farklı olarak AİHM, uluslararası bir kuruluş olan Avrupa Konseyi’ne bağlı olarak 1959 yılında kurulmuş uluslararası bir mahkemedir.

    Türkiye’nin de kurucu üyeleri arasında yer aldığı Avrupa Konseyi 1949 yılında kuruldu. AİHS, 1950 yılında imzalandı ve 1953 yılında yürürlüğe girdi. AİHS’ye taraf olan ülkelerin Sözleşmeye uyumunu denetlemek görevi AİHM’ne aittir. Diğer bir deyişle, Avrupa Konseyi’ne üye devletlerde yaşanan ve AİHS’nin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlâllerinin denetimini AİHM yapar.

    AB üyeleri de dâhil olmak üzere Avrupa Konseyi’ne üye olan aralarında Gürcistan ve Azerbaycan'ın da bulunduğu 47 devlet, AİHM’nin yargı yetkisini tanımaktadır. AİHS 46. Maddesi’ne göre, Avrupa Konseyi’ne üye olan ve AİHM yargı yetkisini tanıyan ülkeler AİHM tarafından verilen nihai kararlara uymayı taahhüt ederler. Dolayısıyla, AİHM kararları AİHS’ye taraf olan tüm devletler için bağlayıcıdır. Bununla birlikte, AİHM bir devletin AİHS’ni ihlal eden bir yargı kararını iptal etmek gibi bir yetkiye sahip değildir. AİHS'ye taraf olan devletler için bağlayıcı olmakla birlikte, AİHM kararlarının zorla icrası mümkün değildir. Diğer bir deyişle, AİHM ulusal mahkemelerin verdiği kararların üstünde ABAD ya da Anayasa Mahkemesi gibi bir üst yargı mercii konumunda değildir.

    AİHM tarafından verilen kararların taraf devletlerce uygulanmasının denetimini, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi adına Delegeler Komitesi yapar. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM tarafından kararlara uymayan devletleri uyarma ve kararların uygulanması için gereken önlemleri almak zorunda olduğunu hatırlatma hakkına sahiptir. AİHS’nin 14 No’lu Protokolü’ne göre, bir ülke AİHM’nin kararını sürekli olarak uygulamadığı takdirde, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi durumu AİHM’ye bildirir ve söz konusu ülkenin 46. Maddeyi ihlal edip etmediğinin incelenmesini talep eder. Bu aşamadan sonra, AİHM kararını uygulamayan bir ülkeye uygulanacak yaptırımlar Avrupa Konseyi üyeliğinin askıya alınması ya da üyelikten çıkarmaya kadar varabilir.

    Kopenhag siyasi kriterleri olarak tanımlanan AB’nin aday ve üye ülkelerden yerine getirmesini beklediği demokrasi ve insan hakları gibi ölçütlerinin temeli, büyük ölçüde AİHS hükümleri ve AİHM kararları doğrultusunda şekillenmiştir. Bu çerçevede, AİHM kararlarına uymak aynı zamanda AB üyeliği ya da AB üyelik hedefinden kaynaklanan yükümlülüklerin yerine getirilmesi anlamına da geldiği için, AB üye ve aday ülkelerinin Mahkeme'nin kararlarına uyması ve bazı durumlarda iç hukukta kararların gerektirdiği şekilde düzenlemelere gitmesi beklenir. 

    AİHS’nin denetim sürecine bireysel başvuru hakkını 1987 yılında ve AİHM’nin zorunlu yargı yetkisini ise 1990 yılında kabul eden Türkiye, ulusal düzeyde yürütülen siyasi ve hukuki reform çalışmalarında, AİHS’nin hükümlerini ve AİHM kararlarını temel alır. AİHM kararlarının ulusal yargı sistemimiz tarafından esas alınmasını öngören bir kararı kabul eden Anayasa Mahkemesi de Türkiye’de Mahkeme kararlarının uygulanması konusunda etkin bir rol oynar.

     

     

     

     

  • Doğru 47 Türkiye’nin AB üyelik sürecinin istenilen hızda ilerleyememesinin en önemli nedenlerinden biri, Kıbrıs meselesiyle bağlantılı olarak AB Konseyi’nin Aralık 2006 tarihli kararıyla 8 faslın açılmasını ve tüm fasılların geçici olarak kapatılmasını engellemesidir. Bunun yanında Ada’nın tümünü temsilen AB üyesi olan GKRY, 2009 yılından bu yana aralarında Komisyon tarafından açılması tavsiye edilen 23’üncü ve 24’üncü fasıllar ile AB’nin enerji arzı güvenliği açısından hayati öneme sahip 15’inci faslın bulunduğu 6 müzakere faslının açılmasını siyasi nedenlerle tek yanlı olarak engellemektedir.

    Kıbrıs meselesi, özellikle Annan Planı’na hayır diyen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) “Ada’nın tek meşru temsilcisi” sıfatıyla 1 Mayıs 2004 tarihinde AB üyesi olmasıyla Türkiye-AB ilişkilerinde büyük bir sorun haline gelmiştir.

    Avrupa Birliği’ne 2004 yılında 10 yeni üye ülkenin katılmasının ardından Türkiye ile AB arasında ortaklık tesis eden Ankara Anlaşması’nı bu ülkelere genişleten Ek Protokol’ün imzalanması gündeme gelmiştir. Türkiye tarafından 29 Temmuz 2005 tarihinde söz konusu Ek Protokol imzalanırken Kıbrıs ile ilgili bir deklarasyon yayımlanmıştır ve bunun GKRY’nin tanınması anlamına gelmediğini belirtmiştir. Türkiye’nin itirazlarını ulaştırma araçlarına ve malların serbest dolaşımına getirilen bir kısıtlama olarak yorumlayan AB, 21 Eylül 2005 tarihinde yayımladığı karşı deklarasyon ile Türkiye’nin Ankara Anlaşması’ndan doğan yükümlülüklerini tam olarak yerine getirmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. AB Genel İşler ve Dışişleri Konseyi, 11 Aralık 2006 tarihinde Türkiye’nin Ek Protokol’den kaynaklanan yükümlülüklerini tam olarak yerine getirmediği gerekçesiyle, Gümrük Birliği ile ilişkili 8 fasılda müzakereleri askıya almıştır. Kamuoyunda Türkiye’nin limanlarını ve havaalanlarını GKRY’ye açması ile ilişkilendirilerek “limanlar meselesi” olarak da bilinen bu sorun nedeniyle “Malların Serbest Dolaşımı, “İş Kurma ve Hizmet Sunumu Serbestisi”, “Mali Hizmetler”, “Tarım ve Kırsal Kalkınma”, “Balıkçılık”, “Ulaştırma Politikası”, “Gümrük Birliği” ve “Dış İlişkiler” fasıllarının açılması ve tüm fasılların geçici olarak kapatılması AB Konseyi tarafından engellenmiş durumdadır.

    Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen Kıbrıs meselesine kapsamlı bir çözüm bulunmadan, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde Ada’nın tamamını temsilen AB üyesi olan GKRY, AB üyeliğini AB Konseyi’nde Türkiye’ye baskı uygulamak üzere bir araç olarak kullanmaktadır.

    GKRY 2009 yılında, tek taraflı bir deklarasyon yayımlayarak 6 faslın açılmasını bloke edeceğini duyurmuştur. GKRY tarafından bloke edilen fasıllar, “İşçilerin Serbest Dolaşımı”, “Enerji”, “Yargı ve Temel Haklar”, “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik”, “Eğitim ve Kültür” ile “Dış, Güvenlik ve Savunma Politikası”dır.

    Türkiye’nin en fazla eleştirildiği alanların başında gelen yargı, temel hak ve özgürlükler konusundaki eksikliklerin giderilmesinde kilit rol oynayacak 23’üncü ve 24’üncü fasıllar ile AB’ye enerji arzı güvenliğinin sağlanmasında yarar sağlayacak olan 15’inci faslın açılması, GKRY’nin tek yanlı blokajı nedeniyle mümkün değildir. Bunun yanında AB’nin komşu olduğu bölgelerdeki belirsizliklerin ve istikrarsızlığın arttığı ve AB ile Türkiye arasındaki dış politika işbirliğinin önem kazandığı bir dönemde bu konuyu kapsayan 31’inci fasıl da GKRY’nin tek yanlı blokajı nedeniyle müzakereye açılamamaktadır.

    AB Konseyi’nde fasılların müzakereye açılmasının oybirliği esasına dayanması, GKRY’nin AB üyeliğini Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmasına imkân vermektedir.  Örneğin; Ekim 2014’te Türkiye’nin sismik araştırmalarını gerekçe göstererek Ada’daki yeniden birleşme müzakerelerinden çekilen GKRY, Türkiye’nin katılım müzakerelerinde hiçbir faslın müzakereye açılmasını onaylamayacağı yönünde açıklamalarda bulunmuştur.

    Kıbrıs meselesinin çözüme kavuşturulmamış olması, aynı zamanda Doğu Akdeniz’i güvensiz hale getirmekte ve NATO-AB işbirliğinin tüm potansiyelinin açığa çıkmasına engel olmaktadır. GKRY, Türkiye’nin AB’nin Ortak, Dış ve Güvenlik Politikası araçlarına katılımına engel olmakta, Türkiye ise GKRY’nin NATO’ya katılmasına karşı çıkmaktadır.

    Sonuç olarak, Türkiye-AB ilişkileri açısından bakıldığında, Kıbrıs meselesinin çözüme kavuşturulmaması ve AB’nin politika tercihleri nedeniyle GKRY’nin tek yanlı üyeliği, Türkiye’nin katılım müzakerelerinde ek bir yük teşkil etmekte ve Türkiye-AB fiili müzakerelerini ciddi anlamda sekteye uğratmaktadır. 

  • Doğru 48 Türkiye-AB Gümrük Birliği’nin hâlihazırda işleyişine ilişkin Türkiye’nin karar mekanizmasında yer almaması, taşımacılık kotaları gibi bazı sorunlar bulunmaktadır. Ancak 12 Mayıs 2015 tarihinde bu sorunların aşılmasını da kapsayacak biçimde Gümrük Birliği’nin güncellenmesi için taraflar mutabakata varmıştır.

    1996 yılının başından itibaren son aşamasına geçilen Türkiye-AB Gümrük Birliği geçen yaklaşık 20 yıl içerisinde önemli kazanımları beraberinde getirmiştir. Gümrük Birliği sayesinde Türk şirketleri Avrupa pazarında daha rekabetçi hale gelirken ülkemizin AB’ye ihracatının kompozisyonu da değişmiş, elektronik araçlar gibi katma değeri daha yüksek ürünlerin ihracatı artmıştır. Ancak bugün bakıldığında Gümrük Birliği’nin işleyişinden kaynaklanan son derece önemli sorunların olduğu, bunların Türkiye ekonomisine olumsuz yansıdığı, Türkiye ile AB arasındaki ticaretin gerçek potansiyeline erişmesine engel olduğu görülmektedir. Bu sorunların başında Türkiye’nin AB’nin üçüncü ülkelerle akdettiği serbest ticaret anlaşmalarına (STA) doğrudan taraf olamaması gelmektedir. Türkiye her ne kadar AB’nin gümrük birliği alanının bir parçası olsa da STA müzakereleri sırasında AB’ye üye ülkeler gibi öncelikleri ve çıkarları korunmamaktadır. AB’nin dış ticaret politikasına ilişkin kararlar Türkiye’yi doğrudan etkilerken, Türkiye bu kararların alındığı masada yer almamaktadır. Ayrıca AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı STA’larda, Türkiye ile STA imzalanması bağlayıcı bir madde olarak yer almamaktadır. AB sınırından giren üçüncü ülke malları Türkiye pazarına engelsiz girebilirken, Türkiye’nin bu üçüncü ülke ile STA imzalamaması durumunda Türk malları aynı avantajdan yararlanamamakta, ortaya çıkan bu asimetri Türkiye için ticaret sapmasına neden olabilmektedir.

    Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği malların serbest dolaşımını kapsamasına rağmen hâlihazırda AB ülkeleri tarafından uygulanan transit kotaları bu serbestinin gerçek anlamda hayata geçirilmesini engellemektedir. Mevcut uygulamada Türkiye’nin sanayi ürünleri belirli bir sayıya kadar serbest dolaşabilmektedir. Ayrıca uygulanan transit kotaları Türkiye’nin ihraç ettiği malların maliyetini artırmakta, Türk mallarının AB pazarında rekabet gücünü olumsuz etkilemektedir. Bunun yanında bir diğer sorun mallar serbest dolaşırken onları üreten ve pazarlayanların vize engeli ile karşı karşıya kalmasıdır.

    Hâlihazırda Gümrük Birliği’nin işleyişine ilişkin mevcut sorunları aşmak ve Gümrük Birliği’nin kapsamını genişletmek üzere 12 Mayıs 2015 tarihinde Avrupa Komisyonu’nun Ticaretten Sorumlu Üyesi Cecilia Malström ile Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci mutabakata vardıklarını açıklamışlardır. Önümüzdeki dönemde Gümrük Birliği güncellenerek Türkiye ve AB arasından ekonomik ve ticari entegrasyon derinleştirilecektir.

     

  • Doğru 49 Çevre standartlarının küresel ticaretteki yeri giderek daha da belirginleşmektedir. Zorunlu bu standartlar, AB ile olan ticaret faaliyetlerinde engelden ziyade kolaylaştırıcı, firmalar için rekabeti artırıcı ve ekonomiyi destekleyici araçlardır. Yeni ticaret koşullarına uyumlu bir ticaret yapısına kavuşulması AB ile mevcut ticaret hacmini daha da artıracaktır.

    Uluslararası ticarette çevresel standartların önemi giderek daha fazla artmakta özellikle gelişmiş ülke pazarlarına girişte bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu standartların maliyetleri artırdığı ve dolayısıyla Türkiye’nin AB ile olan ticaretini olumsuz etkileyeceği düşünülebilir. Ancak günümüzde iklim değişikliği ve kaynak verimliliği gibi öncelikler neticesinde çevre standartları tüketiciler nezdinde giderek daha fazla önem kazanmakta ve özellikle AB gibi gelişmiş pazarlarda tüketim tercihlerini belirleyen en önemli unsurlardan biri haline gelmektedir.  Dolayısıyla üretici firmalar da ticaretlerini artırmak için tüketici eğilimini dikkate alarak hareket etmektedirler. Avrupa Komisyonu’nun 2014 yılında yayımlanan verilerine göre, Avrupalı tüketicilerin yüzde 54’ü çevre-dostu ürünlerin daha güvenli ürünler olduğunu, yüzde 89’u ise bu tür ürünleri satın alarak çevreye yönelik baskıyı değiştirebileceklerini düşünmektedir. AB’deki tüketicilerin yüzde 75’i bu ürünleri kullanmaya istekli olduklarını belirtirken, yüzde 74’ü ise çevre korumaya yönelik çalışmaların ekonomik büyümeyi teşvik ettiği görüşündedir.  

    Mevcut süreçte tüketici eğiliminin etkisiyle beraber, çevresel standartları uygulayan firmalar ticarette diğerlerine göre rekabet gücünü artırmaktadır. Hâlihazırda AB, Türkiye’nin birinci sıradaki ithalat ve ihracat ortağı olmaya devam etmektedir. Türkiye AB’nin ithalatında yedinci, ihracatında beşinci sıradadır. Türk şirketlerinin giderek daha yüksek çevre standartları gözeterek üretim yapması AB pazarı içerisindeki rekabet güçlerini artırmaktadır. AB’nin akdettiği STA’lar ile gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki pek çok üreticiye AB pazarına imtiyazlı erişim imkânı sağlaması neticesinde Türk şirketlerinin rakiplerinin sayısının arttığı dikkate alındığında yüksek çevresel standartlar önemli bir belirleyici olmaktadır. Dolayısıyla katılım sürecinde çevre başlığı altında AB müktesebatına uyum konusunda atılan adımlar maliyetli olmalarına rağmen uzun vadede ülkemizin AB ile ticaretini olumlu etkileyecektir. 

  • Doğru 50 Her ne kadar AB üyesi ülkelerde tüketiciler haklarını öncelikle ulusal tüketici örgütleri nezdinde arasa da Birlik çapında “Avrupa Tüketici Merkezleri” ve “Avrupa Tüketici Danışma Grubu” gibi tüketici sorunlarının çözümünde en etkili platformlar bulunmaktadır. Türkiye, AB üyesi olmasıyla beraber bu platformlara aktif olarak katılabilecektir.

    Avrupa Komisyonu, uluslararası gelişmeler ve birlik içindeki tüketici ve piyasa eğilimden yola çıkarak AB vatandaşının ortak çıkarlarını korumak amacıyla uzun vadeli ve üyeleri bağlayıcı yasal “önerileri sunma” yetkisine sahiptir. Birlik içerisinde her üye ülkede bulunan ve tüketicilerin her türlü şikâyetlerini sunabildiği ulusal tüketici örgütleriyle beraber “Avrupa Tüketici Merkezleri” tüketicilerin ilk danışabilecekleri merciler arasındadır. Bu merkezler, tüketicileri İç Pazarın gerekleri hakkında bilgilendirir ve her hangi bir sorun ile karşılaştıklarında yardımcı olmakla yükümlüdür. Tüketici için yol gösterici olan bu merkezler Avrupa Komisyonu ile tüketiciler arasında önemli bir bağ görevi üstlenir. Avrupa Tüketici Merkezleri, 28 AB üyesi ile beraber Norveç ve İzlanda’da olmak üzere toplam 30 adettir.

    Ulusal tüketici örgütlerinden oluşan “Avrupa Tüketici Danışma Grubu” ise tüketici çıkarlarının ve şikâyetlerinin birlik düzeyinde ele alınmasında etkilidir. Avrupa Komisyonu, tüketicileri etkileyecek bir karar almadan önce Avrupa Tüketici Danışma Grubu’na danışmaktadır. Grup, tüketici haklarının tartışıldığı platform niteliğinde olup, üyelerdeki gelişmeler hakkında Avrupa Komisyonu’na danışmanlık görevi yapmaktadır ve Komisyon’a tavsiyede bulunabilmektedir. Yılda dört kez düzenlenen Grup toplantılarına, İzlanda ve Norveç dahil, her üye ülkedeki ulusal tüketici örgütlerinden birer temsilci, AB tarafından desteklenen Avrupa Tüketici Organizasyonu’ndan (BEUC), AB ve EFTA tarafından desteklenen Avrupa tüketicilerin sesi olarak bilinen bir diğer AB kaynaklı organizasyon ANEC’ten birer temsilci, Avrupa Tüketici Kooperatifleri Topluluğu’ndan (EUROVOOP) ve  Aile Örgütleri Konfederasyonu’ndan (COFACE) birer yedek üye ve Avrupa Ekonomik Alanı’ndan iki gözlemci katılmaktadır.

    Türkiye’nin AB üyeliğiyle birlikte ülkemiz tüketicileri Avrupa Tüketici Merkezi’ne doğrudan erişim hakkı elde edecek, tüketicilerimizin sorunları Avrupa Tüketici Danışma Grubu’na yansıtılabilecektir. 

  • Doğru 51 25-26 Haziran 2015 tarihli AB Liderler Zirvesi’nde, AB’nin dış politika alanındaki küresel rolünü yeniden tanımlamak üzere önemli bir adım atılarak, Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Haziran 2016’da sunulmak üzere AB dış ve güvenlik politikasına ilişkin küresel bir strateji hazırlamakla görevlendirilmiştir.

    AB’nin ilk güvenlik stratejisi European Security Strategy - ESS, AB’nin çevresinde istikrarın hâkim olduğu; Birliğin Avrupa Komşuluk Politikası’nın ve Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’nın temellerini attığı ve on yeni üye ülkeye Birliğin kapılarını araladığı 2004 yılı genişleme dalgası öncesinde; ABD’nin Afganistan’a müdahalesinin ertesinde, tartışmalı Irak Savaşı sonrasına ve ABD liderliğindeki tek kutuplu dünya düzeninin son dakikalarına rastlamıştı. “Avrupa hiçbir zaman bugünkü kadar müreffeh, güvenli ve özgür olmamıştı” giriş cümlesinden de anlaşıldığı üzere, AB’nin 2003 tarihli güvenlik stratejisi ESS, farklı bir dönemin ürünü ve AB’nin çevresinde adeta bir ateş çemberinin oluştuğu mevcut ortamda geçerliliğini yitirmiş durumdadır. ESS’nin uygulanması 2008 yılında gözden geçirilmesine karşın, AB’nin içerisinde bulunduğu güvenlik ortamı daha radikal bir gözden geçirmeyi gerekli kılmaktadır. AB’de varoluşsal bir krize yol açan ve Birliğin halen etkisinden kurtulmakta bocaladığı Avro Alanı borç krizi, güneyinde etkili olan geniş çaplı halk hareketlerinin yarattığı belirsizlik ve terör örgütü IŞİD’in Suriye ve Irak’taki ilerleyişi, Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı ve Ukrayna’nın doğusunda sürmekte olan çatışmalar, tehditlerin ve tehdit algılarının doğasında uğradığı değişim, bu gözden geçirmeyi daha da akutlaştıran etkenlerdir. AB’nin hızla evirilen bu gelişmelere ve küresel trendlere ayak uydurmakta zorlanması, güvenlik alanında etkili bir aktör olmasını daha da zorlaştırmaktadır. Aralık 2013 tarihli AB Liderler Zirvesi’nde Yüksek Temsilci, Üye Devletlerin de görüşlerini alarak, küresel güvenlik ortamındaki değişiklikleri ve bunların AB için ortaya koyduğu muhtemel zorluk ve fırsatları değerlendiren bir rapor hazırlamak ve Haziran 2015’te AB Konseyi’ne sunmakla görevlendirilmiştir. Kasım 2014’te Yüksek Temsilci olarak atanan Federica Mogherini’nin görev süresinin 7’nci ayında açıkladığı rapor, ESS’nin stratejik açıdan gözden geçirilmesiyle oluşturulacak Küresel Dış Politika ve Güvenlik Stratejisi için kaynak niteliği taşımaktadır. AB’nin yeni dünya düzeninin ortaya koyduğu tehdit ve fırsatlara proaktif şekilde cevap verebilmesi, Yüksek Temsilci’nin de belirttiği gibi, politika yönünün yeniden belirlenmesi, esnekliğin ve koordinasyonun artırılması, azalan etki gücü ve kapasite açığının ele alınmasına bağlı olacaktır. Bu gerçekten hareketle 25-26 Haziran 2015 tarihli AB Liderler Zirvesi’nde, AB’nin dış politika alanındaki küresel rolünü yeniden tanımlamak üzere önemli bir adım atılarak,  Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Haziran 2016’da sunulmak üzere AB dış ve güvenlik politikasına ilişkin küresel bir strateji hazırlamakla görevlendirilmiştir.

     

     

     

  • Doğru 52 Temmuz 2013’ten bu yana, AB ve ABD arasında müzakereleri yürütülen TTYO sonuçlanması durumunda, KOBİ’lerin karşılaştıkları ticari engellerin önemli ölçüde kaldırılması yoluyla karşı tarafın pazarına açılmalarının kolaylaştırılması hedefleniyor. Böylelikle TTYO ile KOBİ’lerin ülke dışına daha fazla ihracat ve yatırım imkânı doğuyor. Dolayısıyla KOBİ’ler TTYO’dan doğrudan etkilenecektir. Nitekim TTYO ile AB ilk defa bir serbest ticaret anlaşmasında yalnızca KOBİ’lere yönelik ayrı özel bir bölüm ayırmıştır.

    TTYO kapsamında, AB ve ABD’nin birbirlerinin pazarlarına daha kolay erişebilmeleri amacıyla, aralarında uygulanan gümrük vergilerinin büyük ölçüde kaldırılması öncelik teşkil etmektedir. Taraflar arasında gümrük vergilerinin düşürülmesi veya kaldırılması sağlanarak, şirketlerin gümrük vergilerinden tasarruf etmelerine imkân sağlanacaktır. Bu durumdan büyük şirketlere kıyasla kâr marjları düşük olan KOBİ’lerin daha çok faydalanacağı aşikârdır. Hatta gümrük vergilerinin düşürülmesi veya kaldırılması bazı KOBİ’ler için ilk defa yurtdışına açılma imkânı da sağlayacaktır.

    Ancak AB ve ABD arasındaki tarifelerin esasında düşük seviyelere ulaştığı göz önünde tutulursa, günümüze, KOBİ’ler karşılıklı olarak Avrupa ya da Amerika pazarlarına ihracatta bulunmak istedikleri zaman, tarife dışı engeller olarak adlandırabileceğimiz birçok teknik ve yasal engeller ile de karşılaşmaktadırlar. Bu bağlamda, KOBİ’lerin TTYO’den elde edebilecekleri en büyük avantaj bu tarife dışı engellerin azaltılması hatta kaldırılmasıyla sağlanacaktır.

    TTYO müzakere sürecinde, gümrük vergilerinin büyük ölçüde kaldırılması, hizmet ticaretinin serbestleştirilmesi ve yatırım koşullarının iyileştirilmesi bir yana, iki tarafın standartlarını ve düzenlemelerini birbirlerine yakınlaştırmaları ve birçok alanda ortak kurallar, ilkeler ve işbirliği yöntemlerini geliştirmeleri de büyük önem taşımaktadır. AB ve ABD’nin farklı standartlar ve düzenlemeler uygulamaları şirketler için esasında ek maliyet oluşturmakla beraber, idari yükün artmasına ve gümrük işlemlerinde gecikmelere yol açabilmektedir. Ticaretin önündeki bu engellerden, büyük şirketlerden ziyade en çok KOBİ’lerin etkilendiği gözlemlenmektedir. Zira büyük şirketlere kıyasla, KOBİ’lerin bu engellerin önüne geçecek kaynağa ve kapasiteye her zaman sahip olmadıkları bir gerçektir.

    Mal ticaretinde olduğu gibi, hizmet sektöründe faaliyet gösteren KOBİ’ler, karşı tarafın pazarına erişmek için birçok tarife dışı engeller ile karşılaşmaktadırlar. Örneğin Avrupalı KOBİ’ler ABD’nin özellikle kişilerin serbest dolaşımına yönelik getirdiği kısıtlamalar ve uyguladığı ayırımcı önlemler ve standartlara dikkat çekmektedirler. Kişilerin serbest dolaşımına getirilen kısıtlamalar kapsamında, KOBİ’lerin çalışanlarının ABD’de iş seyahatinde bulunmak istediklerinde karşılaştıkları yasal zorluklar (vize alma ve vize süresi) yer almaktadır. Dolayısıyla tüm bu tarife dışı engellerin kalkması ve yasal uyumun sağlanması sonucunda KOBİ’lerin gelişmelerin farkında olması ve bunlardan azami fayda sağlaması için Komisyon bilgilendirme çalışmaları yürütmektedir. 

  • Doğru 53 Zorunlu askerliğin kaldırılması AB üyesi olabilmek için gerekli kriterlerin arasında değildir. Zorunlu askerlik her Üye Devletin kendi yasaları ile düzenlediği bir alandır, AB içerisinde tek bir uygulama bulunmamaktadır.

    AB üyeliğinin ön koşulu olan Kopenhag kriterlerinden siyasi kriterler kısaca şu şekilde sıralanmaktadır: kurumsal bir demokrasiye sahip olmak, hukukun üstünlüğü ilkesinin işliyor olması, insan haklarına ve azınlıklara saygı. Zorunlu askerliğin kaldırılması ise üyelik için yerine getirilmesi gereken Kopenhag kriterlerden biri değildir. Her üye ülke, silahlı birlik olarak zorunlu askerliği veya profesyonel askerliği benimsemek konusunda egemendir. Elbette bu kararı vermede ilgili ülkenin ekonomik, sivil, askeri, tarihi ve politik yapıları belirleyici rolü oynamaktadır. Türkiye üye olduktan sonra zorunlu askerliğin kalkacağı yönündeki söylem günümüzde AB’de zorunlu askerliği benimsemede üye ülkeler arasında azalan bir eğilim olmasından kaynaklanmaktadır.

    Üye ülkelere bakıldığında zorunlu askerlik konusunda farklı uygulamaların olduğu görülmektedir. Örneğin Avusturya’da askerlik altı ay süreyle zorunlu olarak yapılmaktadır. 2013 yılında, Avusturya’da yapılan bir referandum ile halka zorunlu askerliği terk edip profesyonel askerliğe geçilsin mi diye sorulmuş ve referandum sonucunda zorunlu askerliğe devam edilsin kararı çıkmıştır.

    Yunanistan’da ise 2009’dan beri dokuz aylık zorunlu askerlik politikası uygulanmaya başlanmıştır. Öte yandan Fransa’da 1905’ten beri uygulanmakta olan zorunlu askerlik 2002’de tamamen kaldırılmıştır. 1 Temmuz 2011’de Almanya da zorunlu askerlik uygulamasını yürürlükten kaldırmıştır.  Buna karşın, Alman Anayasası’nda ihtiyaç olduğu takdirde tekrar yürürlüğe koyabilmek için zorunlu askerlik ile ilgili hüküm bulunmaktadır.

    Sonuç olarak yukarıda da belirtildiği gibi AB içinde askerlik ile ilgili farklı uygulamalar görmek mümkün. AB hukukunda zorunlu askerliğin kaldırılmasına yönelik herhangi bir yasa veya taslak bulunmamaktadır. Türkiye AB üyesi olduğunda da zorunlu askerlik uygulamasıyla ilgili kararı kendi verecektir. 

  • Doğru 54 AB tarımı, yeni üye ülkelerin katılımıyla alan, üretim ve istihdam anlamında büyüme kaydederken, küresel alandaki rekabet gücünü de artırmıştır. Dolayısıyla genişleme AB’nin tarım politikasını olumlu etkilemiştir.

    AB’nin, 2004 yılında Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, GKRY, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya ve Slovenya’yı, 2007’de ise Bulgaristan ve Romanya’yı kapsayan genişleme dalgası AB için her açıdan önemli bir dönüm noktasıydı. Haziran 2013’de Hırvatistan’ın katılımı ile birlikte 28 üye ülkeye ulaşan AB pazarı 500 milyon kişiyi aştı. Yeni üye ülkelerin çoğunda, tarım alanlarının ve tarım nüfusunun fazlalığı, farklı tarım üretim gelenekleri ve standartlarına sahip olunması ve ürün deseninin farklılığı birçok zorluğu beraberinde getirirken, bu sorunlar üyelik öncesi ve sonrası doğrudan yapılan destekler ile hem üye ülkeler için, hem de AB için bir avantaja dönüşebildi. AB tarımı, yeni üye ülkelerin katılımıyla alan, üretim ve istihdam anlamında büyüme kaydederken, küresel alandaki rekabet gücünü de artırdı.

    Genişlemelerle birlikte AB’nin çiftçi nüfusu 2 katına çıkarken, kullanılan tarım alanı yaklaşık 170 milyon hektara ulaştı. Daha fazla çiftçi, Avrupa’nın tarımı için daha fazla potansiyel, uzmanlaşma ve ölçek ekonomilerinden faydalanma için daha fazla fırsat anlamına gelmektedir. Bir yandan pek çok çiftçi AB içindeki görece yüksek gelirli ve yüksek kaliteli ürün talep eden tüketicileri hedeflerken, diğer taraftan AB çiftçileri gelecek üyeler için öngörülen gelir artışının piyasalarda da büyümeye yol açtığı biliniyor. Üstelik daha sıkı bir rekabet, hem AB içindeki tüketicilerin, hem de aday ülkelerdeki tüketicilerin yararına. AB, bütün Avrupalı çiftçilerin piyasalarda fırsat eşitliğine sahip olması için çalışırken, yeni üye ülkelerdeki çiftçiler, ortak pazara serbest girişin yanında tarımı sürdürülebilir ve kârlı bir biçimde kalkındırmak için tasarlanan politikalardan da faydalanıyorlar.

    Genişlemiş bir piyasa, çiftçiler ve gıda endüstrisi için önemli imkânlar sağlamaktadır. Bu imkânlar, AB içi ticaretin artmasına, AB’nin uluslararası piyasalardaki pozisyonun güçlenmesine, çiftçiler için daha fazla istikrara ve herhangi bir kısıtlamaya bağlı olmaksızın doğrudan yabancı yatırım yapılabilmesine yol açmıştır.

     12 yeni ülkenin katılımının başarıyla sağlanmasının ardından, Avrupa Komisyonu üye olma yolundaki ülkelere tarım ve kırsal kalkınma konusunda finansal ve teknik destek sağlamaya devam etmektedir. Türkiye için müzakere sürecini en iyi şekilde değerlendirmek ve sektördeki sorunlarımızı çözerek, 50 yılı geride bırakan ve AB’nin en güçlü politika alanı olan Ortak Tarım Politikası’na (OTP) dahil olmak büyük önem taşımaktadır. Türkiye’nin ekonomik ve sosyal hayatın bütün alanlarında olduğu gibi, tarım konusunda da köklü ve somut reformlarla AB’ye uyum sağlaması gerekmektedir. Bu çerçevede tarım sektörü ile ilgili çeşitli yasal düzenlemeler yapılmış ve uygulamaya geçirilmiştir. Sektörün büyüklüğü, ülkemiz nüfusunun önemli bir bölümünü doğrudan ilgilendirmesi ve AB OTP’sinin geçirdiği reform süreçleri, Türkiye’nin uyum çalışmalarını etkileyen unsurlar arasındadır. Bu nedenle, ülkemiz tarım sektörü ile ilgili bütün kesimlerin, AB’de bu sektöre yönelik uygulamaları ve politikaları yakından takip etmesi gerekmektedir. Türkiye’nin, AB’nin bu en masraflı ve geniş kapsamlı politikasına uyum sağlaması, aynı zamanda sektörün gelişimi açısından büyük önem taşımaktadır. OTP ile uyumlu bir Türkiye tarımı kuşkusuz AB’nin tarım politikasına olumlu katkı sağlayacaktır.